Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hilafet Meselesi

Burada Yavuz Sultan Selim hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Hilafet Meselesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 04:21

Hilafet Meselesi:

Osmanlı sultanlarına hangi tarihte ve ne suretle halife denildiği kesin olarak bilinmemektedir. Gerçi Abbasi soyundan gelen ve Mısır Memlûklarının idaresinde Kahire'de halifelik yapan Mütevekkil Alallah Muhammed'in, İstanbul'da Ayasofya veya Eyüb camiinde hilafeti Yavuz'a terkettiğine dair bir söylenti devam ede gelmektedir. Halbuki bu önemli işten, Hoca Sadüddin Efendi'nin iki cümlesi ile ibn İyas'ın naklettiği rivayetten başka, o devirde veya o devre yakın tarihlerde yazılmış olan eserlerde bir kayda rastlanmamaktadır. İbn İyas'ın rivayetine göre Padişah, Merc-i Dabık savaşında esir edilen Halife III.Mütevekkil ile ilk defa Haleb yakınındaki Gökmeydan'da görüşmüş, ona oturmasını teklif etmiş, nereli olduğunu sormuş ve aldığı cevap üzerine de, biz sizi yine Bağdad'a götürürüz dedikten sonra hil'at giydirmiş ve çok ihsanda bulunmuştu. Bununla beraber Yavuz, Kahire'yi alıncaya kadar galiba onunla bir daha ilgilenmemiş, fakat bu şehrin işgalinden sonra oradaki Halife'nin yerine yine onu hilafet makamına oturtmuştu.

Çünkü Yavuz Sultan Selim, Halife olmaktan daha çok, işgal ettiği topraklar üzerinde, sultanlığının herkes tarafından kabul edilmesini istemekte idi. Bu sebepten dolayıdır ki Kahire uleması, sultanlık hakkının Halife tarafından verilmesine lüzûm olmadığını söyledikleri vakit Halife veya hilafet meselesi onun için büs bütün değersizlenmiş, hatta daha sonra İstanbul'a gönderilen Halife Mütevekkil'in bir takım uygunsuz hareketleri, habse bile atılmasına sebep olmuştu.

Ancak, Kanûni Sultan Süleyman'ın cülûsundan sonra tevkifhaneden çıkarılan ve Kahire'ye dönmesine müsade edilen Mütevekkil'in orada yeniden Halife olarak vazife gördüğü ve bu göreve, ölüm tarihi olan 1543 yılına kadar devam ettiği, hatta hain Ahmed Paşa'nın kendi sultanlığının tasdiki hususunda bu zatı ve dört mezheb kadılarım zorladığı bilinmekte, bu itibarla da hilafet'in, Mısır veya İstanbul'da Yavuz Sultan Selim'e terk edildiği hakkındaki iddialar bir takım zayıf rivayetlerden öteye geçememektedir. Esasen, hilafet meselesine o kadar ehemmiyet vermediği anlaşılan Yavuz'un, hüküm sürdüğü topraklar üzerinde yapmakla mükellef olduğu o kadar çok işler vardı ki, bunları bir tarafa iterek hilafet hakkında şeriat kitaplarında mevcud olan ve birbirlerine uymayan karışık hükümleri tartışacak veya bunlarla meşgul olacak bir dakikası bile yoktu.

Kaldı ki, Osmanlı Sultanlarına daha önceki tarihlerde Halife denildiği ve onların, bu ünvanı kullandıkları anlaşılmaktadır. Çünkü I. Sultan Murad zamanındaki fetihnamelerde "Halife" deyimine rastlanmakta, ondan sonrakiler için de gerektiği zaman aynı deyim kullanılmakta ve özellikle II. Bayezid'e, "a'ni Emirü'l-mü'minin Halife-i lbi-l-bahire" denilmektedir. Selatin - name'nin 92 b. varakında Sultan ikinci Bayezid için "'adın Halife olalı dünya serayına" diye bir mısra' vardır, bu varakm kenarında ise, "Selatin-i Osmaniyyeye bu zamanda dahi Halife ıtlak olunduğuna sarahat vardır" diye bir de kayd düşülmüştür.

Bundan başka Ahmed Paşa bir kasidesinde Bayezid için:

"Başında tac-ı saadet zihi celal ü şeref Elinde mühr-i Hilafet zihi ata vü neval" demektedir. ikinci Bayezid'in kızı Haldi Sultan da, Yavuz'un tahta çıkışım tebrik eden mektubunda ona "cenab-ı saltanat- meab-ı Hilafet - ayat" demekte, Hafsa sultan da kocası Yavuz Selim için "Hüdavendigar halledet hilafe-tehu" deyimini kullanmaktadır. Bundan başka, daha şehzade Ahmed meselesi hail edilmeden önce bile Kırım Han'ı Mengili Gerey Han, İstanbul'a, Darü'l-Hilafe ve Yavuz Sultan Selime de "cenab-ı hilafet kıbab" demektedir. Çaldıran savaşından sonra gelen zafer tebriklerinde ise Yavuz Selim için "Padişah-ı alem-penah, halledet hilafetehu hazretleri" denildiği gibi Osmanlı üleması da, bir takım teşebbüslere girişmeğe sevk etmek için ona, aynı ünvanı vermektedirler. Her ne kadar bazı eserlerde, Osmanlı Ulemasının Osmanlı Padişahlarına Halife demedikleri yazılı ise de bunun bir esasa dayanmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Bursa kadısı Ahmed'in, İran işleri hakkında sunduğu bir arızada Yavuz'a, "varis-i hilafet ve eyalet-i erba'-i erazi, mağbût-ı esatin-i sela-tin-i hal ü mazi, müceddid-i sıfat-ı hulefa-yi selef, muhaddid-i cihat-ı ci-han-ı azamet ve şeref" diye hitab edilmekte, ayrıca onun hakkında "Halife-i afak" deyimi de kullanılmaktadır.

Çaldıran seferinden sonra yazıldığı anlaşılan bu mektuptan, Yavuz'un Halife'liği açıkça anlaşılmaktadır. Bunu bir tarafa bıraksak bile diğer bir vesikadaki deyimler daha ilgi çekicidir. Türlü meseleleri Padişah'a aksettiren bir raporunda Ali bin Abdülkerim Halife adındaki zat, Yavuz Sultan Selim'i Kızılbaşların te'dibine teşvik ederken "Halifetullah ve Halife-i Resülüllah" diye tavsif etmektedir. Merc-i Dabık savaşının kazanılması üzerine ona gönderilen bir tebrik mektubunda ''Hazret-i zıllüllah Padişah-ı cihan-penah halledet hilafetehu" deniliyordu. Ridaniyye savaşından sonra fakat Tumanbay'ın yakalanmasından önce ona, "Halifemi rûy-i zemin" diyenler vardır. Tumanbay'ın asılmağa götürüldüğü saatlerde müna-diler "herkim ki Halife-i arz'a ak ve asi olub devletin kabul kılmasa akibet cezası budur" diye bağırıyorlardı. işin en karakteristik tarafı, Yavuz Sultan Selim'e Halife diyenler yalnız Osmanlılar değildi. Çünkü Sünni Müslümanlar ve özellikle İran ve Orta Asya'dakiler, Selim'in şahsında İran'da gerçek Müslümanlığı ihya etmekle mükellef bir İslam sultanlığını ve Halifeliği görüyorlardı. Bundan dolayıdır ki, Çaldıran zaferini müteakip Tebriz'e girmiş olan Yavuz Sultan Selim'e, Maveraünnehr ulemasının aynı fikirleri taşıdığı haberi geldi.

1516'da Muhammed Isfahani ona "Hilafet tahtının Sultanı" demekle de yetinmeyor ve "şimdiki halde sen kendine has asıl vasıflarla Allah'ın ve Muhammed'in Hali-f esisin" diyordu. Arab'lar ise, Halife Mütevekkil'in kendi yetkilerini ve hukukunu terk edip etmediğini araştırmak lüzûmunu duymadan Yavuz'a Halife demeğe başlamışlardı. Gerçekten İbn Sünbül, Yavuz Sultan Selim için, dünyada Allah'ın Halifesi, Mekkeli Kutb al din ise, Halifetürrahmanların en iyi Halifesi diyordu. Esasen Mısır'ın işgali ile birlikte "aksa-yi mağribden nevahi-i Yemen'e ve Habeş'e ve Zengibar'a varınca şehirde ve diyarda cümle bihad ve emsarda hutbe-i Hilafet ve sikke-i saltanat ol Sultan-ı said yani Sultan Selim Han bin Bayezid adına mukarrer ve muharrer" olmuştu. Onun için Mısır üzerine yürüdüğü vakit, kendisinden başka Halife yokmuşçasına hareket eden Yavuz'a, yukarda söylendiği gibi, Ayasofya Camii'nde veya Eyüb camiinda hilafettin devr edildiği hakkındaki söylentiler bir esase dayanmamaktadır.

Osmanlı Sultanlarının önceleri Memlûk Sultanlarına "Sultan-ı Haremeyn babam" dedikleri bazı kaynaklarımızda yazılı ise de saygı ifade eden bu deyimin neden kullanıldığı hakkında bir bilgi verilmemektedir. Fakat şu bir gerçektir ki, Fatih Sultan Mehmed'den itibaren durum değişmiş, türlü sebeplerden dolayı eski dostluğun yerini, gittikçe gelişen bir düşmanlık almıştı. Eğer Yavuz'u, Mısır'ı almağa tahrik eden sebepler arasında mutlaka dini bir sebep aramak lazım geliyorsa o takdirde bu, hilafet meselesi değil, Müslümanlarca mukaddes sayılan bir kısım topraklara, hususiyle Mekke ve Medine'ye (Haremeyne) sahip olma meselesidir. Çünkü, bunlardan Mekke, Müslümanlığın tebliğe başlandığı ve Hazret-i Peygamber'in, doğduğu, Ka'be'nin bulunduğu bir şehir, diğeri ise, İslamiyyetin teşkilatlanarak tutunmasına hizmet eden, Peygamber'in evini, mescidini ve nihayet türbesini içinde bulunduran bir yerdir. Bu itibarla, öteden beri İslam hükümdarları bu şehirlere karşı büyük bir saygı duymakta ve onlara karşı gerekli hizmette bulunmayı pek şerefli bir iş saymakta idiler. Osmanlı hükümdarlarının da bu şekilde düşündükleri, Yavuz devrine kadar fou şehirlere ve bu şehirler halkına gösterdikleri ilgiden anlaşılmaktadır. Yavuz'un da Haleb'e girdiği vakit hilafet işiyle meşgul olmadığı, fakat Haremeyn üzerinde çok hassas olduğu görüldü. Nitekim Haleb'de ilk cuma günü, 'hutbeyi okuyan zatın Yavuz'un ünvanlarına "hadimü'l-haremeyni'ş-şerifeyn" deyimini de katması onun son derece heyecanlanmasına, "secde-i şükrana" kapamasına, ve hatibi de ihsana 'boğmasına sebep olduğu rivayet edilir (568).

Bu olayın Kahire'de cereyan ettiğini söyleyenler de vardır. Fakat olay nerede cereyan ederse etsin, Yavuz bundan büyük bir memnuniyyet duymuş, fakat sadece hatib'in böyle demesini herhalde yeter görmemiş, hatta Kahire'nin işgalini tebrik etmek üzre, Nablus şeyhlerinden Emir Tarabay ibn Karaca'nın yazdığı mektupta kendisine "Sultan-ı arab ve acem ve hadim-i Medine ve Harem" ve ''Padişah-ı İslam" denilmesini de kafi bulmamıştı. Anlaşıldığına göre O, bu şehirlerde yaşayan halkı idare etmekte olan ve Peygamber'in neslinden gelen şeriflerin de kendisine tabi' olmasını istemekte idi. Gerçi bu şerifler Mısır Sultanını metbû' tanıdıkları için Mekke ve Medine, Memlûk Sultanına tabi' idi. Fakat böyle olmaları, Mısır'ın yeni hakimine kayıtsız ve şartsız tabi' olacakları manasına elbette gelemezdi. Bu itibarla çok değer verdiği "hadimü'l-haremeyn" ünvanının bu şehirler halkı ve onları idare edenler tarafından da kabul edilmesi gerekirdi. Bu hal ise, Mekke şerifi Ebü'l-Berekat'ın, Memlûkların yenilmesini müteakip, oğlu Ebü Nümey'i Kahire'ye göndermesiyle gerçekleşmişti.

Kanaatımıza göre Yavuz için asıl mühim olan da bu idi. Çünkü, Peygamber soyundan olan, aynı zamanda Mekke ve civarındaki arablar üzerinde hakim bulunan, Medine ve havalisinde de nüfûzu bulunması lazım gelen bir zat, Yavuz'a bey'at etmiş ve bu suretle de Osmanlı hükümdarının en başta gelen emellerinden birisi olduğunu tahmin ettiğimiz iki mukaddes şehir fi'len ona bağlanmıştı. Bundan dolayı Padişah'ın büyük memnunluk duyduğu, Kahire'ye kadar gelmiş olan Ebû Nümeyy'e çok riayet ettiği, Ebü'1-Berekat'a verilmek üzre bu zat ile bir emirlik berat'ı ve çok da hediyye gönderdiği bilinmektedir. Bundan başka Mekke ve Medine'deki fakirlere dağıtılmak üzre Mısırlı iki kadı ile "iki yüzbin dinar-ı kamilü'l-ayar" yollayan Padişah ayrıca "sükkan-ı Haremeyn'e, nice nice avatıf ve atıyyat irsal buyurdu. Onun gönderdikleri daha önceki Osmanlı hükümdarlarının gönderdikleri ile ölçülemeyecek kadar büyüktü. Fakat O, bunlarla da yetinmeyerek Mekke ve Medine için pirinç ve buğday da göndermişti. Hiçbir hükümdarın şimdiye kadar gösteremediği bu cömertlik bu bölge halkının Yavuz'a karşı sevgilerini artırmış, hele ulema ve sadat'ın kendisine dua etmelerine sebep olmuş ve bundan sonra Yavuz Sultan Selim, Müslümanlarca Halife ve imam olmağa daha çok hak kazanmıştı.

Kaynakça
Kitap: YAVUZ SULTAN SELİM
Yazar: Selahattin Tansel
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Yavuz Sultan Selim

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir