Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı-Memlük Münasebetleri ve Memlük Devletinin Yıkılışı

Burada Yavuz Sultan Selim hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı-Memlük Münasebetleri ve Memlük Devletinin Yıkılışı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 03:57

Osmanlı-Memlük Münasebetleri ve Memlük Devletinin Yıkılışı

Yavuz'un Tahta Çıktığı Sıralarda Osmanlı-Memluk Münasebetleri

Sultan ikinci Bayezid zamanında yapılan Osmanlı -Memlûk savaşları, iki taraf için de kesin bir sonuç vermemişti. Fakat aynı hükümdar zamanında bu iki devlet daha çarpışmamış, hatta kendileri için müşterek tehlike saydıkları Safevi Devletine karşı birlikte hareketi bile düşünmüşlerdi. İhtimal ki bu hali dikkate alan Şah İsmail, iki yıl önce İran'a gelmiş ve 1512 haziranında Kahire'ye dönmüş olan Emir Te-mir (Timur) adındaki zatın idaresindeki Memlûk elçisini çok soğuk karşılamış ve ona bir ikramda bulunmamıştı. Bundan başka Şah İsmail'in, Memlûk'lara tabi' halk arasında şiiliği yaymağa çalıştığı görülmüş ve hıristiyanlarla birleşip Memlûk topraklarına yürümeyi tasarladığı da duyulmuştu. Bununla beraber 1512 haziranında Kahire'de, diğer elçilerle birlikte İran elçileri de vardı. Memlûk Sultam gerçi bunlara hil'at geydirmiş, fakat herhangi bir va'dda bulunmamıştı, işte iki tarafın birbirlerine karşı bu şekilde davrandıkları, buna karşılık Osmanlı - Memlûk münasebetlerinin gittikçe dostane bir şekil aldığı sıralarda ikinci Bayezid'in tahttan indirildiği ve biraz sonra öldüğü haberi Kahire'de duyuldu. Yeni hükümdarın nasıl bir politika takip edeceği ve ne tarafa yöneleceği bilinmemekle beraber Memlûk sultanının onunla da iyi münasebetler kurmak istediği ve cülûsu tebrik bahanesiyle Yavuz Sultan Selim'e bir elçi yolladığı bilinmektedir. Bol hediyeler getirmiş olan ve Emir Akbay adını taşıyan bu elçi, Yavuz Sultan Selim'in, kardeşlerini ve kardeş çocuklarını ortadan kaldırmasına kadar Edirne'de beklemek mecburiyetinde kaldı ise de Padişah'ın Edirne'ye dönmesinden sonra huzura kabul olundu ve çok iltifat gördü. ihtimal ki bu davranışı dikkate alan Memlûk Sultanı Kansuh Gavri, 919 da (1513-1514) Yavuz Sultan Selim'e İran Şah'ına karşı tedafüi bir andlaşma imzalanmasını teklif etti, Padişah da buna uygun bir cevap verdi.

Ancak M tarafın da hareketlerinde samimi oldukları şüpheli idi- Çünkü kökleri daha önceki yıllarda bulunan bir takım sebeplerden başka Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışından sonra meydana gelen olaylar, ilki devletin anlaşmasına hiç de müsait görünmüyordu. Ayrıca, ön Asyada İslam dininin maddi ve manevi merkezleri halinde bulunan İran ve Mısır'ın, Osmanlı'ların askeri üstünlüğü karşısında liderliği onlara bırakmak durumuna girmiş olmaları bu devletleri düşündürmekte idi. Yalnız yaklaşan tehlikenin büyüklük derecesi iki devlet için aynı görünmüyordu.

Çünkü Osmanlı üstünlüğünden İran'ın sadece dış memleketleri yani Mezopotamya ve doğu Anadolu ile bunlara civar olan toprakları zarar görebilir, çok uzakta bulunan doğu toprakları ise güven altında kalabilirdi. Halbuki bir Akdeniz memleketi olan, aynı zamanda Suriye'de ve Torosların güney kısımlarında hakimiyyet kurmuş bulunan Memlûk sultanlığı için durum böyle değildi. Önce Coğrafi bakımdan Osmanlı topraklarının içinde bulunması tabii görülen ve çok verimli eraziyi ihtiva eden Torosların güney bölgesi, halkı itibariyle Memlûk'lara yabancı idi. Öte taraftan, bu tarihlerde büyük bir kudret olarak meydana çıkmış olan Osmanlı devletinin bu verimli topraklara ve hatta daha ilerilere göz diktiği öteden beri bilinen bir gerçek olduğuna, esasen doğu Akdeniz havzası iki devlet için yeter bir saha olmadığına ve nihayet bu havza elde edilmedikçe Osmanlı'ların Asya'daki hakimiyyeti hiçbir zaman kesin olarak kurulamıyacağına göre iki devletin vuruşması mukadder gibi görünüyordu. Onun için ikisi de liderlik iddiasında bulunan ve bunu sağlıyacak kudreti kendilerinde gören bu devletlerin vuruşmalarımı, aşağıda sıralıyacağımız sebepler ve olaylar sadece ta'cil etti.

1) Şehzade Ahmed'in oğullarından Süleyman ve Alaüddin, Yavuz Sultan Selim'den kaçarak Memlûk'lara sığındıkları vakit bunlara çok yakınlık gösterilmiş, hatta 1513 yılı nisan ve mayıs aylarında taûn'dan ölen bu iki Şehzade'nin cenazesinde Sultan Gavri bizzat bulunmuştu. Gerçi, her iki Şehzade'nin, arka arkaya ölmesi, Memlûkların Osmanlı'lara karşı güttükleri siyaset bakımından, telafisi mümkün olmayan birer kayıptı. Fakat olaylar, Memlûklar için yeniden fırsatlar hazırladı ve bu arada kendilerine alet olabilecek başka bir Osmanlı Şehzade'sini onların kucağına attı. Çünkü, Şehzade Ahmed'in ölümünden sonra oğlu Kasım, lalası tarafından Haleb'e kaçırılmıştı. Henüz on üç yaşında bulunan bu Şehzade'yi Gavri, gizlice Kahire'ye getirtmiş ve bunu zamanı geldiği vakit, Yavuz Sultan Selim'e karşı kullanmayı düşünmüştü.

2) Osmanlı - Memlûk münasebetlerinin günden güne bozulmasının sebeplerinden birisi, Dulkadıroğlu Alaü'd-devle Bey'in takip ettiği siyaset idi. Çaldıran seferine katılması için yapılan teklifi reddeden bu zat o an için memleketinin çıkarını Memlûklarla İranlı'ların kendisiyle dost olmasında buluyordu. Bu sebepten dolayı, Memlûk Sultanının direktifiyle, Osmanlı ordusuna, ihtiyacı olan yiyecek ve içecek hususunda kolaylıklar gösterilmemesini, onlarla alış veriş edilmemesini kendi tebaasına emretmiş ve bu emrin uygulanması için lazım olan tedbirleri de aldırmıştı. Bu hali, Memlûk Sultanının hatırasına hürmet edildiği için cezalandırmadıklarını bildiren Osmanlılara Sultan Gavri, Alaü'd-devle'nin hareketleriyle bir ilgisi bulunmadığını, onun Çaldıran seferine katılmamasının doğru olmadığını, fakat bu zatın kendisini de dinlemediği için cezalandırılacağını bildiriyor, bir yandan da, yaptığı işten dolayı Alaü'd-devle'yi tebrik ederek kendisine hil'atlar gönderiyordu.

Öte taraftan, Çaldıran seferinden sonra Kayseri Sancak Beyliğine tayin edilen Şehsüvar oğlu Ali Bey'in, Bozok vilayetini işgal ederek burayı idare etmekte olan Alaü'd-devle'nin oğlu Süleyman Bey'i öldürmesi, 15 şubat 1515 de Kahire'ye gelen bir Osmanlı elçisinin getirdiği mektup ile, belki de kasden Gavri'ye bildirilmişti. Ayrıca bu mektupta, Yavuz Sultan Selim'in kendisini daha üstün tuttuğu ve Memlûk Sultanını küçültmüş olduğu şayiası ortaya çıktı. Gavri, Dulkadır Beyliği üzerindeki nüfûzunun zedelenmesine ve esasen Osmanlılar aleyhine kışkırttığı Alaü'd-devle'nin daha ziyade ezilmesine imkan vermemiş olmak için Yavuz Sultan Selim'e acele bir mektup gönderdi. Karaca Bey Çayırı'na geldiği sıralarda Padişah'a sunulan bu mektubunda Gavri, Alaü'd-devle'nin kendi bendesi olduğunu, ondan önce Dulkadır Bey'i olan Şehsüvar'ın, isyan ettiği için, Memlûk Sultanı Kayıtbay tarafından Babü'z-Züveyle'de asıldığını, o zaman Anadolu'ya kaçmış olan oğlu Ali'nin şimdi Kayseri ve Bozok vilayetine tayin edildiğini duyduğunu, babası gibi bu zatın da iki devlet arasında fesat çıkaracağını ifade ettikten sonra Ali Bey'e başka taraflarda sancak verilmesini, ayrıca Memlûk sultanının adının "Dulkadır vilayetinde üslûb-i sabık üzre ya hutbede mezkûr veya sikkede mastûr olmasını" istiyordu.

Memlûk sultanının bu müdahelesi, Alaü'd-devle'yi himaye etmekten çok daha ileriye giden bir haldi. Buna fena halde sinirlenen Yavuz Sultan Selim, Memlûk elçisine: Eğer Kansu Gavri "merd ise Mısır'da hutbe ve sikkesin müstemir itsün" demek suretiyle hiç de iyiye yorumlanamayacak bir cevap vermişti. işte bu olaylardan sonra Kahire'de her gün bir şayia çıkmaya, Padişah'ın hazırlıklarının Mısır için olduğu ve birçok Türk askerinin bu husus için gemilere bindirildiği söylenmeğe başlandı. Yine bu sıralarda idi ki Alaü'd-devle, Şehsuvar oğlu Ali Bey ile kendi kuvvetleri arasında çatışmaların başladığını Memlûk'lara bildirmiş, biraz sonra da onun öldürüldüğü duyulmuştu. Bu son haberin gerçek delili 6 ağustos 1515 -de Memlûk sultanının huzuruna getirildi. Bu, Dulkadır Bey'i Alaü'd-devle'nin kesilmiş başı idi.

Bu başla birlikte gönderdiği mektubunda Sultan Selim, "Veliyy-i ni'meti emrinden udûl eden mahzûlün akibeti budur" diyor ve bu suretle de Memlûkleri tehdit ediyordu. Bunun neler ifade edebileceğini anlamakta herhalde güçlük çekmeyen Gavri'nin "kalbine kendü mülki zevalinin havfı" düşmüş, bu korkunun ve teesürün verdiği psikolojik bir hal içinde Osmanlı elçilerine o, Bu baş, kendilerine galib gelinen kafir hükümdarların başı mıdır ki önüme koyuyorsunuz, diyerek şikayette bulunmuştu. Çünkü o, Dulkadır topraklarının Memlûk sultanlığı için ne kadar büyük bir değer taşıdığını ve kuzeyden gelecek Osmanlı tehlikesine karşı bu beyliğin, kendi devleti için ne derece bir garanti sağladığını çok iyi bilmekte idi. Bu beyliğin kaybedilmesiyle bundan sonra Maraş taraflarından artık Osmanlıları iz'aç etmek imkanı kalmadığı gibi, aynı beyliğin ortadan kalkmasıyle Osmanlılar, Suriye kapılarına dayanmış oluyorlardı. Bununla beraber Gavri, daha önce Alaü'd-devle hakkında Osmanlılara söylediklerini hatırladığı için şikayetlerini daha ileriye götürememiş ve bu kesik başı memnuniyetle kabul eder görünmüştü. Öte taraftan, Turna dağı savaşından kaçabilen ve Dulkadır hanedanına mensub olanlardan bir kısmı Şah İsmail'e, bir kısmı Memlûk »sultanına, Osmanlılar tarafından esir alman Abdürrezzak Bey de daha sonra yine Memlûk sultanına sığınmıştı; her iki tarafa kaçanlar çok iyi karşılanmışlardı.

3) Daha önce de söylendiği gibi ne Kansu Gavri'nin Yavuz Sultan Selim'e karşı göstermeğe çalıştığı yakınlık, ne de Yavuz Selim'in ona karşı duyduğu hislerde bir samimiyet vardı. Çünkü Gavri, İranlılarla bir ittifakı olmamakla beraber, Çaldıran'a doğru yola çıkmış olan Yavuz Sultan Selim'e bir elçi göndererek onlar lehinde tasavsut teklifinde bulunmuş, fakat yine bu sıralarda Şah İsmail'e de ben gereklilere ve bilhassa Alaü'd-devle'ye lüzumlu emirleri verdim, Osmanlı kuvvetleri oralardan geçerken onlara zahire ve erzak vermeyeceklerdir diye mektup göndermiş, bir taraftan da kendi kuvvetleri Osmanlıların erzak taşıyan deve kollarını vurmuştu. Bununla beraber Çaldıran savaşından önce İranlılarla Memlûkların dostluk münasebetleri pek gelişmiş görünmemektedir. Eğer -böyle bir hal gerçekleşebilseydi, bu savaş esnasında bir Memlûk ordusunun Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurması ve onları güç duruma düşürmesi mümkündü. Halbuki Memlûkler bu savaşta İranlılara yardım etmedikleri gibi Yavuz'un, İranlılar aleyhine yaptığı ittifak teklifini de reddederek tarafsız katmayı lüzumlu saymışlar ve sadece Haleb taraflarında bir mikdar kuvvet bulundurmayı yeter görmüşlerdi.

Bu şekilde hareket etmek, Memlûkların menfaatine daha uygun geliyordu. Çünkü İranlılar da onlar için Osmanlılar kadar ve belki de daha fazla tehlikeliydi, ihtimal Memlûklar, Osmanlılarla İranlıların birbirlerini ciddi surette oyalayıp yıpratacağına inanmakta idiler. Bu takdirde kendileri için de birer tehlike sayılan bu iki devletten galib geleni dahi bundan sonra korkulacak durumdan çıkmış bulunacak ve bu suretle de Memlûk sultanlığı her iki tarafı ezebilecek hale gelecekti. Fakat olaylar, onların hayal ettiği gibi gelişmedi, aksine olarak Osmanlılar Çaldıran'da, İranlıları bir gün içinde, telafisi kolayca mümkün olmayan büyük bir yenilgiye uğratarak büsbütün güçlendiler. Onun için Çaldıran savaşının sonuçları Kahire'de duyulduğu vakit Mısır sultanı, davul çaldırmak suretiyle memnuniyetini açıklamamış ve ileride Osmanlıların, Memlûk topraklarına da saldıracakları düşüncesiyle telaşlanmıştı. Bundan dolayı 1514 aralığında Kahire'ye gelen ve Osmanlılara karşı Mısır'ın dostluğunu isteyen bir İran elçisi çok iyi karşılanmış ve belki de bundan sonra her iki hükümdar tarafından, Alaü'd-devle Osmanlılara karşı harekete geçirilmişti.

Kemah'ın işgali, bunu takib eden günlerde Anadolu'ya gönderilmiş olan Nur Ali kuvvetlerinin yenilmesi ve Osmanlı ordusunun yeniden İran'ı istila edeceği şayialarının ortaya çıkması Şah İsmail'in endişelerini artırırken, aynı yılın haziranında Dulkadır beyliğinin ortadan kaldırılması da Memlûk sultanlığı için çok kritik bir durum husule getirmişti. Bu sebeple zengin hediyeler getiren bir İran elçisi Kahire'de büyük iltifat gördü. Bu elçi ile Kansu Gavri'ye gönderdiği mektubunda Şah İsmail, İranın kesin surette mağlubiyeti sonunda Mısır için doğacak büyük tehlikeye dikkati çekiyor, kendisinden sonra sıranın Mısır'a geleceğini ifade «diyor ve başka hükümdarlarla kıyaslanmaması lazım gelen Yavuz Sultan Selim'in İranlılarla barıştırılmasını veya ona karşı bir ittifak yapılmasını istiyordu. Tam zamanında yapılmış olan bu teklif Mısır emirlerinin, Gavri'nin de hazır bulunduğu, bir toplantısında uzun uzadıya tartışıldı ve Yavuz Sultan Selim'in mutlaka Mısır'a karşı bir savaş tasarlamakta olduğu kanaatına varıldığı için İranın yaptığı ittifak teklifinin kabulüne karar verildi. Bundan sonradır ki İran elçisi, Türklerin İran üzerine tekrar yürümeleri halinde, Memlûkların onları arkadan vuracakları ve böylece de İranı istiladan vazgeçirerek barışa mecbur edilecekleri hususunda teminat almıştı. Halbuki onların bu anlaşmada çok geç kalmış oldukları görülmektedir. Çünkü Yavuz Sultan Selim bu hali haber almış ve uygulanmasına imkan bırakmadan Memlûk topraklarına tecavüz etmişti.

4) Osmanlı istilasını hazırlayan sebepler arasında Memlûk sultanlığının iç durumundaki aksaklıklar başlıca rol oynamıştı.

Bunları, kısaca da olsa aşağıdaki şekilde sıralamayı faydalı görüyoruz:

a) Altmış yaşım geçtiği sıralarda hükümdar olan ve adalet duygusundan uzak bulunduğu anlaşılan Kansuh Gavri teb'asının büyük bir kısmı tarafından sevilmiyordu. Bu antipatinin başlıca sebebi çok zalim oluşu ve kendisine mensub olanların işledikleri suçlara göz yumması, vergileri arttırması, değeri düşük para bastırması, hayır müesseselerine ve evkafa ait olan hü-kümleri hiçe sayması idi. ihtiyarladıkça mal, mülk edinme hırsı daha çok artan bu zat, bir an geldi ki gereklilerin maaşlarını verememeğe başladı, ve bu sebeple vergileri daha da yükseltti. Bilhassa Mısır'ın gelir kaynaklarından birisi olan transit ticareti üzerine koyduğu vergiler tahammül edilemeyecek kadar ağır bir hal aldı. Onun için bu işle meşgul olan tacirler ve bilhassa Portekizliler, batı ile doğuyu başka bir yönden birbirine bağlayacak bir yol aramaya başladılar.

Ümit Burnu yolunun keşfedilmesi sebepleri arasında Memlûk hükümetinin transit vergisini arttırmasını da zikredebiliriz, işte bu yolun keşfidir ki Mısır'ı en verimli bir gelir kaynağından mahrum bıraktı. Ayrıca Portekiz'lilere karşı girişilen mücadele. Memlûk hazinesinin yükünü ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Öte taraftan, Memlûk komutanlarından bir çoğunda hükümdar olma sevdası bulunduğu için Gavri'nin bunlara güveni yoktu. En çok korktuğu zat ise "Şam Naiba's-saltanası" olan Sibay idi. Çünkü Gavri'ye bir gün "fenn-i remil'de" çok ileri gitmiş olan bir zat, adı S harfiyle başlayan birisinden çekinmesini tavsiye etmişti. Onun için Gavri, Sibay'ın her söylediğini kendisi için tehlike sayıyor veya onun garezkarlığına bağ-lıyordu. Anlaşmazlık sadece kumandanlarla hükümdar arasında olsaydı, durum belki de yapılacak bazı tasfiyelerle düzeltilebilirdi. Fakat asıl önemli olan mesele, kumandanların birbirleri arasındaki çekememezlik ve rekabet idi.

Bilhassa Sibay ile Hayırbay arasındaki münasebetler düzeltilmesi mümkün olmayacak derecede kötü idi. Buna karşılık, Osmanlıları iltizam ettiği söylenen Hayırbay'ı, belki de Memlûkların en kudretli komutam olan Canbirdi Gazali, sayıyor ve savunuyordu. Hiçbir endişenin bu iki şahsı kin ve garezlerinden uzaklaştıramadığına en büyük delil, Osmanlıların savaş sahasına çok yaklaştıkları bir sırada bile birbirleri ile kavga etmeleridir.

İslam aleminin başında en büyük bir hükümdar gibi görünen Kansu 'Gavri'nin ordusunda ise disiplinden asla ıbir eser yoktu. Bu ordu tıpkı eşkiya gibi, halkı soyuyor, istediği kadar zulüm ve baskı yapabiliyordu. Memleketlerini kurtarma derdinde olması lazım gelen bu orduda, Osmanlılarla çarpışmak üzre Şam'a gelindiği vakit, maaşlarının artırılmadığından şikayet ederek isyan edenler vardı. Yine bunlar Haleb'e geldikleri zaman yangın çıkarmak suretiyle yağmaya fırsat aramış ve o kadar çok fenalık yapmışlardı ki Halebliler çocuklarına OUJL deyimini ezberletmek suretiyle onlara karşı duydukları nefreti meydana koymuşlardı.

b) Gavri'nin, türlü yönlerden şikayete sebep olan idaresi yüzünden halk, bir kurtarıcının gelmesini beklemekte idi. Daha Yavuz Selim'in cülûsunu takib eden günlerde Mısır ulemasının ona haber göndererek, Mısır'ı istila etmesini ve Çerkesleri kovmasını istedikleri söyleniyordu. Gerçekten Mısır uleması, Mısır'a giden her Osmanlı elçisine gizlice "cevr-i Gavri'den şikayet ve §er'-i şerife muhalefet üzre olduğun hikayet ve Padişah-ı adalet-güsteri" Mısır'ı almaya davet ederlerdi. Bu arada Gavri'nin kölelerinden olan Hoşkadem'in Yavuz'un yanma kaçtığı, ona Mısır'ın iç işleri hakkında bilgi verdiği, Mısır'ın kolayca zaptedilebileceğini söyleyerek kendisini Mısır'ın istilasına teşvik ettiği de duyuldu. Fakat bunların hepsinden daha önemli olan mesele, Haleb Naibi Hayır-bay ile Canberdi Gazali'nin kendi devletleri aleyhinde, Osmanlılarla dostça münasebette bulundukları şüphesi idi. Bazı kaynakların dediğine göre Hayırbay ile Canberdi Gazali birbirleri ile "yek-dil olu'b sultan-i Rûm ile haberleşürlerdi". Çünkü bunların her ikisi de ''Gavri'den kerahet ve Gavri anlardan nefret üzre idi". Hükümdarla kumandanların bu şekildeki anlaşmazlıklarına, Hayırbay ile Canbirdi Gazali'nin "saltanat-ı Mısr" sevdasında olmaları sebep olarak gösteriliyordu.

Gûya bunlar Yavuz Sultan Selim'e haber göndererek " lklim-i Mısrı sühûletle ahver-meği teahhüd" etmişlerdi. Buna karşılık Sultan Selim, hutbe ve sikke kendi adına olmak üzre, onları eski yerlerinde bırakacaktı. Bu komutanların Osmanlılarla anlaştıkları kesin olarak söylenmemekle beraber, o tarihlerde Mısır'da karışıklıklar olduğu, memleket savunmasının zayıf hale geldiği ve bu arada bazı kimselerin Yavuz Sultan Selim'i, Mısır'ı istilaya da'vet ettikleri bir gerçektir, bizi bu hükme götüren delil de Ha-leb'den Padişah'a yazılan bir mektuptur. Haleb'deki Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli kadıları tarafından gönderilen ve cidden enteresan olan bu mektupta, ilk belirtilen nokta, gönderdikleri bu mektubun, Haleb'in bütün ileri gelenlerinin izniyle yazılmış olduğudur.

Bu itibarla, Haleb'liler adına hareket ettikleri kabul edilebilecek olan kadılar, Haleblilerin canlarına, mallarına ve ailelerine dokunulmayacağına dair söz verildiği takdirde, Haleb için bir mesele bulunmadığım, Çerkezlerin hemen yakalanarak Osmanlı'lara teslim edilebileceğini veya kovulacağım, Padişah Anteb'e ayak basar basmaz bütün Haleb'lilerin karşı çıkacağım, kendilerini Çerkeslerin elinden kurtarmanın kafir elinden kurtarmak gibi bir şey olacağım söylüyor ve şikayetlerini şu suretle açıklıyorlardı:

Haleb'de şeriat hükümleri yürümez, Çerkesler nasıl isterse işler öyle olur, beğendikleri her şeye, kadın dahil, hemen malik olabilirler. Çünkü onların her biri bir sultandır. Bizden her üç ev başına bir "yaya" istediler, razı olmadık. Bundan dolayı bize düşman oldular.

İstilaya Karşı Memlukları Aldığı Tedbirler

Yukardan beri izaha çalıştığımız bu haller, halkın çeşitli sınıflarında Memlûk idaresine karşı duyulan hoşnutsuzluğun belirtileri idi. Bu sebeple, halkın büyük bir kısmının, Memlûk devletinin yıkılışını normal karşılayacakları ve memleketlerinin yabancı bir millet tarafından istila edilmesini yadırgamıyacakları anlaşılıyordu. Şu halde Mısr'ı idare edenlerin, Osmanlı İmparatorluğu ile savaşa girmeleri, memleketleri için son derece korkulacak neticeler doğurabilirdi. Memlûk'ların böyle bir sonuç meydana gelebileceğini düşünüp düşünmedikleri hakkında herhangi bir hükme varmak cidden zordur. Ancak güvenlerini hiçbir zaman kaybettikleri söylenemeyecek olan bu insanların, savaş için lüzumlu saydıkları tedbirleri daha önceden almaya başladıkları görüldü. Emir Inalbay'ın 1515 eylülünde (Şaban 921 de) Şam'a gelerek çeşitli binalar ile askeri bir takım kuruluşları tamir ettirmesi bu tedbirlerden birisi idi. Ayrıca Sultan'ın da Şam'a geleceği söyleniyordu.

Fakat Kahire'de her gün çıkan şayialar arasında. Padişah'ın Mısır'ı istila için büyük bir donanma hazırladığı ve gemileri askerle doldurduğu haberi duyulduğu vakit, huzursuzluk birdenbire artmış ve denizden yapılacak bir baskını önlemek üzre Kansu Gavri, 10 ekim 1515 de İskenderiyye'ye ve Reşid'e giderek kalelerini gözden geçirmiş, deniz kenarında yeniden bir sûr inşası için birçok ustayı oraya göndermişti Memlûk'ların aldığı tedbirler yersiz değildi. Çünkü bu sıralarda Yavuz Sultan Selim'in yeni bir savaş için büyük hazırlıklar yapmakta olduğu görülüyordu. Gerçi bu hazırlıkların İran için olduğu işaa edildi, hatta açıklandı. Fakat Memlûk'ların kuşkularından, bu açıklanmaya inanmadıkları veya Osmanlı'ların her hareketinden şüpheye düştükleri görülmektedir.

Osmanlılarda Harb Hazırlıkları

Onları şüpheye götüren sebeplerden bazıları şunlardır:


1) Padişah, Dulkadır meselesi halledildikten sonra Mısır işleriyle daha yakından ilgilenmeye başladı. Çünkü Bayezid zamanındaki Osmanlı-Memlûk savaşlarında,

Osmanlı kuvvetlerinin Memlûkları yenememiş olmasını daha veli-ahdlığı zamanında bile hazmedemiyen ve ihtimal ki Mısır'a karşı bir savaş açma fikri, muhteşem planları arasında bulunan Yavuz Sultan Selim'in, Çaldıran, Kemah ve Dulkadır 'savaşları sırasında, Memlûk Sultanı'-mn yaptığı müdahaleler ve takındığı tavır büsbütün tahammülünü tüketmiş ve bu devlet hakkındaki düşüncelerini, Osmanlı ileri gelenlerinden bazılarına açmasına vesile olmuştu. Fakat bu husus için davet ettiği Hersekoğlu Ahmed Paşa ile Piri Paşa'ya, Mısır'a karşı açılacak bir savaşın planlarından bahsettiği vakit bu Paşa'lar, seferin güçlüklerinden, yolların susuzluğundan ve çölde yapılacak yürüyüşün zorluklarından bahsederek Padişah'ın fikrini olumlu karşılamamışlardı.

Onların bu halinden sıkılan Padişah aynı hususu Kemal Paşa-Zade'den sorduğu vakit o, "Emr-i a'dadan ihmal ve düşmen hususunda imhal kar-i ukala-yi sahib-Kemal" değildir dediği vakit Padişah çok memnun olmuş ve ertesi gün bir savaş için hazırlanılması emrini vermişti. Ancak bu hazırlıkların bilhassa Mısır'la ilgili olmadığı noktası üzerinde ısrarla duruluyor ve yeniden İran'a yürüneceği fikrinin her tarafa yayılması isteniyordu. Halbuki o anda büyük tehlikenin İrandan değil Memlûklardan gelebileceği meydan da idi. Çünkü Memlûkların, yorgun olmayan ve seçkin süvarilere sahip bulunan büyük bir ordusu vardı. Çok eski olmayan bir tarihte Osmanlı kuvvetlerine kritik anlar yaşatmış olan bu ordunun yalnız başına bile yine başarı sağlayabileceği düşünülebilir, İranlılarla birlikte yapacağı bir saldırı ise Osmanlılar için büsbütün tehlikeli olabilirdi. Yeni bir İran seferine çıkıldığı vakit Osmanlıları arkadan vurabilecek olan böyle bir orduyu, büyük bir komutan olan Yavuz Sultan Selim'in hesaba katacağı ve bu itibarla da her şeyden önce Memlûk kuvvetlerini ezmek isteyeceği tabii idi. Ayrıca, Çaldıran'dan sonra, henüz yeter derecede kuvvetlenememiş olan Şah İsmail'in, Memlûk Sultanına yapabileceği yardım, ya pek az olacak veya hiç olmayacaktı.

Vezir-i A'zam Sinan Paşa'nın Gürcistan Seferberliği Hazırlığı

Bununla beraber Yavuz Sultan Selim'in o gün için yaptığı hazırlıkların Mısır için olduğunu gösteren bir vesikaya henüz sahip değiliz. Yalnız gerçek olan şudur ki 1515 yılında, Osmanlı ülkesinin her tarafına, yeni bir savaşa hazırlık yapılmak üzre, birçok emirler gönderilmiş bu arada Rumeli kuvvetlerinin, Gelibolu'dan Çanakkale Boğazını geçerek Kayseri'de toplanmaları ve Padişah'ı orada beklemeleri emrolunmuştu. işte böyle kritik bir anda Vezir-i a'zam Sinan Paşa'nın gûya Gürcistan'a bir akın yapması kararlaştırıldı ve kendisi Anadolu'ya gönderildi. Çünkü 921 Receb'inin ortalarında (Ağustos 1515) Ali Bey'e Padişah tarafından gönderilen bir hükümle, Vezir-i a'zam Sinan Paşa'nın "Gürcistan canibine" akma me'mûr edildiği, bu halin, kendisine tabi' olan halka duyurulması, "atı yarar ve kendü yarar, darb'a ve harb'e kadir ve tuvana, kılıciyle ve yoldaşlığıyle dirlik ve himmet rica eyleyen yiğitlerden" asker toplaması ve bunların Sinan Paşa'nın göstereceği yere hemen gitmesi isteniyor, "herkim ulûfe taleb iderse a'lası onbeşe değin, ednası on akçe mürad idindikleri bölükte gelüb mülaki oldukları günden" itibaren ulûfelerinin ta'yin olunacağı, timar isteyenlere de "hallü haline göre enva'-i riayetler" kılınacağı bildiriliyor ve Sinan Paşa'nın da "Şa'ban'ın gurresinde" (10 Eylül 1515> Anadolu yakasına geçeceği haber veriliyordu.

Bir vesikadan aldığımız bu bilgilerin gerçeği ifade ettiği çok şüphelidir. Çünkü, her şeyden önce böyle bir akın için ortada bir sebep yoktur, hatta Çaldıran seferi dönüşünde Gürcistan Han'ı, Padişah'ı çok memnun edecek tarzda hare-kette bulunmuştur. Ayrıca, Feridûn Bey hariç olmak üzere, Osmanlı kaynaklarında böyle bir akının yapıldığına veya yapılacağına dair bir kayd bulunmadığına göre Sinan Paşa'nın Anadolu'ya gönderilmesini başka sebeplere bağlamak icabeder. İhtimal Sinan Paşa, Rumeli'den Anadolu'ya geçecek askerlerin ve bilhassa Osmanlılara henüz bağlanmış olan Dulkadır Beyliği halkından toplanacak olan yeni kuvvetlerin teşkilatlanmasını sağlamakla görevlendirilmiş, fakat bu hali gizleyebilmek için bir Gürcistan akını uydurulmuştur. Ancak Sinan Paşa'nın, bu vesikanın verdiği bilgiye göre, 1515 Eylülünde Anadolu'ya geçip geçmediği kesin olarak belli değildir. Fakat şu bir gerçekdir ki Padişah, daha önce işgal ettiği Dulkadır topraklan üzerinde yaşayan halk arasında da, Memlûklara karşı kullanılmak üzre, (bir kısım kuvvetlerin kendi idaresi altına girmelerini istemiştir.

Bu emrin verilmesinden biraz sonra yani 1515 yine gönderilen yılı aralık ayının başlarında Karesi Sancak Bey'i Hüseyin Bey'e gönderilen bir hükümde, büyük bir sefere niyet ettiğini bildiren Padişah ''Büyürdüm ki hükm-i şerif-i cihan - mu-taım vardıkda kat'an te'hir ve terahi eylemeyüb Sancağa müteallik Alay Beyi'ne ve Sü başılara ve Çeri başlarına vesaiı- Sipahilere gereği gibi te'kidat ile tenbih idesiz ki her biri cebeleri ve cebelüleri ve alat-i harbileri ve esbab-i ımaişetleri" ile hazırlanıp baharda vereceğim emre muntazır olmalıdırlar dedikten sonra hazırlanma hususunda kusuru görülecek şahıslar hakkında korkunç kararım da "Amma bu defa askeri ben kendü zat-i şerifimle yoklayub görsem gerektir. Tulgası olmayanın başı kesilüb ve kolçağı olmayanın kolu kesilüb vesair yarağında (silahlarında) noksan olanlar dahi" öldürüleceklerdir. Bunu gereklilere anlat ve bizzat sen dahi bu şekilde hareket et. Zamanından önce durumu bildirmemin sebebi, sonradan ileri sürülecek özür ve bahaneleri kabul etmemek içindir demek suretiyle de hazırlanma hususunda gösterilecek herhangi bir mazretin kabul olunmayacağım açıklıyordu.

Yavuz Sultan Selim İle Kansuh Gavri Arasında Mektuplaşmalar

Bu hazırlıklara, paralel olarak 1515 yılında Haliç tersanelerinin genişletilmesi hususundaki gayret ve yine aynı yılda hac ve seyahat maksadıyla Arabistan ve İran'a gitmenin yasaklanması, Memlûk Sultanı Gavri'nin büsbütün telaşlanmasına ve Yavuz Sultan Selim'e bir mektup göndermesine sebep oldu. Yavuz Selim'in Mısır üzerine hareketinden dört ay kadar önce yazılmış olan bu mektupta Gavri'nin, Padişah'a hitapları çok okşayıcı idi. Bilhassa "Oğlum hazretleri" deyimini de ihtiva eden bu mektubunda Gavri, tacirler hakkında Osmanlılarca uygulanan hükümlerden şikayet ettikten sonra ayrıca denizden ve karadan Mısır'a yürünülmek istendiğinin haber alındığını belirtiyor ve "ikümüz (ikimiz) dahi el-hamdü lillah ehl-i İslam Padişahlarıyüz. Hükmümüz altında olanlar mü'ıninler ve muvahhidlerdir, Sûfi gibi harici değüllerdür" eliyordu. Bundan başka aynı mektubunda Gavri, aralarının açılmasının Müslümanlara zarar getireceğini söylüyor ve dostluğun bozulmasına kendi taraflarından bir şey sebep olduysa onu hemen gidermeyi vadediyordu.

Bu mektuba Osmanlıların ne şekilde cevap verdikleri bizce bilinmemektedir. Fakat bu tarihlerde iki tarafın birbirlerine sık sık mektup yazdıkları ve birbirlerine karşı besledikleri gerçek duyguları saklamaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Nitekim 1516 şubatında Gavri'ye gönderdiği bir mektupta Yavuz Sultan Selim, Memlûklara karşı taşıdığı duygulara taban tabana zıt kelimeler kullanıyor, Gavri'yi babası makamında görüyor, isteklerini hemen yerine getirebileceğini, hatta Dulkadır topraklarını geriye verebileceğini bildiriyordu. Yavuz Sultan Selim başka bir mektubunda ise Gavri'yi yine babası olarak vasıflandırıyor, onun duasını diliyor ve fakat Şah İsmail ile kendi arasına girmemesini ve tavassutta bulunmamasını istiyordu. Halbuki 1516 martında Yavuz Sultan Selim mühim bir takım kararlara vardı, veliahd şehzade Süleyman'ı, Rumeli'yi korumak üzre Edirne'ye çağırdı, Yeniçeri Ağasına hemen harekete geçmesini, Rumeli beylerbeyine de Gelibolu'dan karşıya geçerek kuvvetlerini Biga'da toplamasını emretti.

Veziriazam Sinan Paşa'da, Kayseri'de toplanan 40000 kişilik kuvvetin idaresini ele almak üzre 28 nisan 1516 da belki ikinci defa olarak, Üsküdar'a geçti, öte taraftan 9 mayıs 1516 da, Bursa'da Akbıyık'da gerekli askeri yoklamalar yapıldı, savaşa kabiliyetli olanlarla ihtiyar, hasta ve mecalsiz olanlar ayrılarak defterlere kaydolundu, açılacak sefere katılabileceklerin isimlerinin yakında gönderileceği bildirildi ve yoklamada bulunmayanlar hakkında ne yapılacağı merkezden soruldu. Ancak daha önce de söylendiği gibi hazırlıkların hedefi gizli tutuluyor ve bilhassa yapılanların İran için olduğu ısrarla öne sürülüyordu.

Kahire'de Toplanan Meclis ve Gavri'nin Suriye'ye Hareketi

Memlûk'lar, Osmanlıların hareketlerini yakından takip etmekte idiler, işitilen haberler pek endişe verici olduğu için gerekli tedbirleri alıyorlar, fakat onlar da hazırlıklarını gizlemek için bütün gayretlerini harcıyorlardı.

Bu sebepledir ki hicri 922 yılının başlarında (1516 kışının sonu veya ilkbahar başı), Osmanlıların şikayeti üzerine Şam'daki büyük me'mûrlarından birini hapse atmak suretiyle Osmanlılara hala dost olduklarını ifade etmek istediler. Halbuki bu sıralarda Kahire'de Osmanlılar aleyhine hararetli müzakereler yapılmakta idi. Sinan Paşa'nın Diyarbakır'a hareket ettiği duyulduğu vakit yine böyle bir toplantı yapılmış, Çerkeş ileri gelenlerinden toplantıda bulunanların fikirleri alınmış, ve sonunda Haleb'e doğru yola çıkılması, fakat bu hareketin sadece Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail'i barıştırmaya ma'tuf bir hareket olduğu haberinin işaa edilmesi kararlaştırılmıştı.

Bu durumdan Şah İsmail'i de haberdar eden ve 50 bin kişilik bir kuvvetle 18 Mayıs 1516'da Kahire'den hareket eden Kansu Gavri'nin yanında din adamlarından bir çoğu ve bilhassa "hulefa-yi güzin-i evliya-yi kiramdan Seyyid Ahmed el Bedevi" ile Şeyh ibrahim ve dört mezheb kadısı da -bulunuyordu. Abbasi soyundan gelen Halife Mütevekkil Alallah da Gavri ile beraberdi.

Gavri'nin birçok din adamını ve bu arada Halife'yi beraberinde götürmesinin bir sebebi olacaktı, ihtimal bu şekildeki bir hareket, Anadolu'daki Müslümanlara ve hatta bütün İslam alemine Yavuz Sultan Selim'in, Müslüman bir devlete kılıç çekmesini kötülemek ve bilhassa Sünni mezheblerde bulunan Müslümanları, onun aleyhine çevirmek içindi. Ayrıca Memlûk Sultanı, Yavuz Sultan Selim'i, içinde Hıristiyan'lar da bulunan bir orduyu Müslüman memleketlere sevk etmiş olmakla itham ediyordu.

Fakat bu şekildeki propagandanın birkaç müteassıbı kamçılamaktan başka bir işe yarayamıyacağını ve Sünnilerin kendisine yardım etmeyeceklerini düşünememişti. Çünkü o, Sünnilerin nefret ettiği bir grupla anlaşarak Sünni bir devlete karşı harekete geçmiş bulunuyordu. Bundan başka, Şam yakınlarına geldiği vakit ona, Mardin'deki İran komutanı Kara Han, pusuya düşürdüğü Osmanlı askerlerinin başlarını göndermişti. Kendisini, üzerlerinde kanlan kurumuş olan bu Sünni kafaları, o anda Diyarbakır'a gelmiş olması gereken Şah İsmail'in bir zaferinin eseri olduğu için, o kadar çok memnun etmişti ki bundan dolayı Kara Han'a değerli hediyeler göndermiş ve Şam'a geldiğini de bildirmişti.

19 haziran 1516 da Şam'a gelen Kansu Gavri buradan Yavuz Sultan Selim'e bir elçi ile bir mektup göndermişti. Bu mektubunda o, "Ma-beynimizde olan übüvvet ve bünüvvet bozulmasun der isen" memleketine dönmelisin diyordu. Fakat aradan çak zaman geçmemişti ki Gavri takviye edilen Osmanlı kuvvetlerinin, Diyarbakır civarında İranlıları yendiğini duymuş ve biraz sonra da Mardin ve Diyarbakır yöresindeki İran kuvvetlerine komuta eden Kara Han'ın kesilmiş başı ile Yavuz Sultan Selim'den bir zafer mektubu almıştı. Osmanlı hükümdarının bu hareketi, rafızilere karşı kazanılmış olan bir zaferin, Sünni bir hükümdarı memnun edeceği şeklinde yorumlanabilirse de gerçekte kasdedilen ma'na bu olmamalıdır, ihtimal Padişah bu suretle Memlûk Sultanına, bir-likte hareket etmeği tasarladığı Şah İsmail kuvvetlerinin ezildiğini, bir savaş vukuunda, Memlûk kuvvetlerinin Osmanlılarla yalnız başlarına çarpışacaklarım ima ediyor ve onlarda bir moral bozukluğu meydana getirmek istiyordu. Ancak, Şah İsmail'in Osmanlılara karşı harekete geçmediğini görmüş olmasına ve Osmanlılarla tek başına çarpışma durumunda kalacağını anlamış bulunmasına rağmen Gavri'nin, ordusunun başında kuzeye doğru yürüyüşüne devam ettiği görüldü. Yalnız o, yürüyüş maksadını hala gizlemeğe çalışıyor ve bu sebeple de Haleb'e kadar gideceğini, bunun sadece bir "teftiş" mahiyetini taşıyacağım ve ondan sonra tekrar Mısır'a döneceğini etrafa yayıyordu.

Vezir-i A'zam Sinan Paşa'nın, Diyarbakıra Gitmek üzre Harekete Geçmesi ve Memlukların Tutumu

Bir İran seferi yapılacakmışcasına 28 Nisan 1516'da Üsküdar'a geçen Vezir-i a'zam Sinan Paşa, kırk bin kuvvetle Malatya üzerinden Diyarbakır'a gidecek ve orada Padişah ı bekliyecekti . Aynı zamanda o, Arabistan işleriyle ilgilenmek ve Memlûklar hakkında duyduklarını Padişah'a bildirmekle de görevli idi. Fakat enteresan olan cihet Malatya üzerinden Diyarbakır'a, gitmekti. Çünkü Malatya, Memlûkların elinde bulunuyordu. Onların müsadesi alınmadan buradan geçmek, zaten araları iyi olmayan iki devletin büsbütün bozuşmalarına ve hatta savaşmalarına bir sebep olabilirdi. Müsaade istiyerek bu topraklardan geçmenin ise, o sıralarda kuvvetlendiği görülen Memlûk - İran dostluğu düşünüldüğü vakit, mümkün olamayacağı tabii idi. Her iki hali de dikkate almış olduğunu tahmin ettiğimiz Yavuz Sultan Selim'in buna rağmen yeni bir seferi bu yolda pilanlamasının herhalde çok önemli sebepleri olmalıdır. Bu sebeplerin neler olabileceğini sezmek ve bazı mütalealar yürütmek mümkün ise de bunlardan vaz geçerek sadece şunu söyleyebiliriz iki Yavuz'un çok derin ma'nalar taşıyan bu tarzdaki hareketi, bir Memlûk muhalefeti ile karşılaşıldığı takdirde, hiç olmazsa Osmanlı - Memlûk çatışmasının bütün Osmanlılarca tasvib edilmesine ve (benimsenmesine hizmet edecekti. Çünkü devlet erkanı arasında bile bu savaşa taraftar olmayanlar vardı.

Kayseri'ye geldiği sıralarda Memlûk Sultanının Kahire'den elli bin askerle hareket ettiğini öğrenen Sinan Paşa, bu haberi hemen Padişah'a ulaştırmış ve bir taraftan da yoluna devam ederek Elbistan'a gelmişti. Buradan usûlen, Memlûk sınır komutanlarına haber gönderip Malatya yakınında bir yerde Fırat üzerine köprü kurmak ve Fırat'ı geçmek

müsadesini istemiş ise de Memlûk komutanlarının buna verdiği redd cevabı pek sert olmuştu.
İşte bu red keyfiyyeti ve Memlûk Sultanının 50 bin kişilik bir kuvvetle Şam'a doğru ilerlemesi, Padişah'ın huzurunda bir takım toplantıların yapılmasına ve bu toplantılarda çetin tartışmaların açılmasına sebep oldu. Çünkü iki Sünni hükümdarın çarpışması, tasvib edilmesi güç işlerden biri idi. Gerçi Memlûkların Kızılbaşlara mütemayil oluşları, Yavuz Sultan Selim'in onlara karşı açacağı savaşı biraz kolaylaştırmıştı. Çünkü rafizileri vurmakla onlara yardım edenleri vurmak arasında, Sünni anlayışına göre, hiçbir fark yoktu ve hatta bu, gerekli idi. Bununla beraber savaşa girme kararı kolay kolay verilemedi ve devlet erkanı arasında Memlûk'lar üzerine yürüme hususunda bir fikir birliği meydana gelemedi. Bazıları harekatın durdurulmasını, bazıları da aksini ifade ediyorlardı. Çokları harekatın aleyhinde idi. Toplantıda bulunan ulema da, Memlûk'lara karşı savaş açılması hususunda bir fetva vermeye hevesli görünmüyordu. Fakat "nişancılık mansıbından" vezirliğe yükselmiş olan Hoca-Zade Mehmed Paşa, bizim için Kızılbaş veya Çerkeş bahis konusu değildir, "bize lazım olan, a'da'ya sell-i seyfdir", düşmanın göründüğü yerde karşısına çıkmaktır. En önce en lüzûmlu olan şey de "iki hasm-ı kavi bir yere gelmedin birinin tedarikini görmektir" diyerek fikrini açıkladığı vakit Padişah, büyük bir memnuniyyet göstermiş ve "bizim dahi makbûl ve muhtarımız bu idi" demek suretiyle Memlûklar üzerine yürümeği kararlaştırmıştı.

Memluklara Gönderilen Osmanlı Elçileri ve Padişah'ın İstanbul'dan Hareketi

Varılmış olan kararı ve kendisinin hemen yola çıkacağını Vezir-i a'zam Sinan Paşa'ya bildiren Padişah , gerçek maksadının Memlûklar tarafından bilinmediğini kabul ederek, seferin İran için olduğunu l§aa etmekte devam etmiş ve bu sebeple de Rumeli Kadıaskeri Zeyrek - Zade molla Rüknüddin ile Karaca Paşa'yı elçilikle Memlûk Sultanına göndermişti. 4 Haziran 1516'da yola çıkan bu zatlar Gavri'ye, birçok hediyye ile birlikte, Padişah'ın bir mektubunu götürdüler. Bu-mektupta Yavuz Sultan Selim, İran topraklarını rafızilerden temizlemek üzre Şah İsmail'in üzerine yürüdüğünü, bu hususun gerçekleşmesi için Mısır Sultanının da dua ve yardım etmesi lazımgeldiğini yazıyordu. Bu arada oğlu Süleyman'ı kendisine vekalet etmek üzre Edirne'de bırakan, Piri Paşa'yı İstanbul muhafızlığına ve Hersek-Zade Ahmed Paşayı da geçici olarak Bursa muhafızlığına ta'yin eden Padişah, 5 Hazİran 1516'da İstanbuldan Üsküdar'a geçti. "Zahiren savb-ı mülk-i Şah-'i A'cam'a, batmen kişver-i Şam'a" yönelen Padişah, 26 Hazİran'da Akşehir'e ve oradan da Konya'ya geldi. Diyarbakır'da yenilen ve öldürülen İran komutanı Kara Han'ın başı ile birçok Kızılbaşın burun ve kulakları Padişah'ın Akşehir'e vardığı sıralarda gelmişti. Bunların sayısı 10000 idi. Diyarbakır zaferinden büyük bir memnunluk duyan Yavuz Sultan Selim, bir taraftan zaferi sağlayan Bıyıklı Mehmed Paşa'ya orduya katılmasını emrederken öte taraftan Kara Han'ın başım bir zafer mektubu ile birlikte Memlûk Sultanına gönderdi. Kayseri'ye geldiği vakit halk tarafından büyük bir sevinçle karşılanan ve burada üç gün kalıp dinlenen Padişah dördüncü gün yeniden yola çıkarak altı gün sonra Elbistan sahrasına vardı ve daha önce buraya gelmiş bulunan Vezir-i a'zam Sinan Paşa tarafından büyük bir merasimle karşılandı.

Kaynakça
Kitap: YAVUZ SULTAN SELİM
Yazar: Selahattin Tansel
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı-Memlük Münasebetleri ve Memlük Devletinin Yıkıl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 04:01

Gavri, Osmanlı Elçileri İle Görüşüyor

Padişah'ın Elbistan'a varmasından biraz önce yani temmuz 1516 da Haleb'e gelmiş olan Gavri, Osmanlı elçileri Mevlana Rüknüddin ve Karaca Paşa ile burada görüştü. Görüşmelerin ilk dakikalarının, iki dost devlet arasındaki münasebetler çerçevesinde cereyan ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü Memlûk Sultanı elçilerden Yavuz Sultan Selim'in hatırım sormuş, onlar da "Sultan Selim muhlisiniz ve hayır - hah oğlunuzdur" diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Gavri, ondan asla şüphe etmiyorum, "oğlumdan aziz olmasa" ta Mısır'dan kalkıp buralara kadar gelme yorgunluğunu göze alabilir mi idim? "Ümizdir ki Şah İsmail ile ma-beyinlerin islah için riza-yi ma-beyini tahsil idevüz" diye cevap verdi. Fakat tahminimize göre bundan sonra okunmuş olan Padişah'ın mektubu Gavri'yi ve yanındakileri sinirlendirdi. Çünkü Padişah bu mektubunda kısaca, Şah İsmail'in üzerine, zulmünden ve İslam dinini pay-mal ettiğinden dolayı, yürüdüğünü söylüyor ve bu arada Memlûk Sultanına da bir takım ta'rizlerde bulunuyordu. Bu mektupta dostluk havasının bulunmadığını sezen Gavri, belki de bundan sonra Dulkadır topraklarının işgalinden ötürü duyduğu üzüntüyü belirterek ağır sözler söylemiş, hatta huzurda bulunan Memlûk emirlerinden bazıları daha ileri giderek elçilerin öldürülmesini öne sürmüş, fakat Gavri buna razı olmayarak onların sadece hapsolunmasını emretmişti.

Bu durumdan sonra elçiler için her an bir ölüm düşünülebilirdi. Fakat aksine olarak biraz sonra onların serbest bırakıldığı görüldü. Bu hale ihtimal ki elçilerin zekaları ve Osmanlı ordusunun çok yakınlarda bulunuşu sebep olmuştu. işin en dikkate değer tarafı Gavri'nin, bu elçilerle Yavuz Sultan Selim'e, istemiş olduğu helva ve şekeri göndermesi idi. Halbuki, iki tarafın birbirlerine karşı duydukları kin ve husumeti hala gizlemeğe çalıştıkları bu sıralarda, savaşa çok yaklaşılmış bulunuluyordu. Çünkü Osmanlı elçilerinin hapisten çıkarılıp geri çevrildiği günden bir gün sonra Gavri, ağırlıklarını Haleb'de bırakarak "Sultan Selim üzerine seferdir deyu" oradan ayrıldı.

Gavri'nin Bir Mektubuna Yavuz'un Çok Dikkatli Cevabı

Zeyrek - Zade'nin Gavri'ye gönderilmesinden sonra Osmanlılarla Memlûklar arasında, tarihleri kesin olarak tesbit edilememekle beraber, daha bazı elçilerin gidip geldikleri ve mektuplaşmaların devam ettiği anlaşılmaktadır. Bunlardan birinde Gavri, alınan tedbirlerden ve Osmanlı donanmasının Suriye sahillerine gönderilmesinden şikayet ediyordu. Yavuz'un bu mektuba verdiği cevap çok dikkate şayandır.

Diyardu ki:

Mısır'a karşı hiçbir kötü niyyetimiz yoktur. Aldığımız tedbirlerden yani tacirlerin İran'a girmesinin men' edilmiş olmasından sizin bir takım yanlış ma'nalar çıkardığınız anlaşılmaktadır. İran'a yürümekten maksadımız da "kat'an tama-ı memleket" değil, sadece İslam dinine aykırı olan bir hareketin ortadan kaldırılmasıdır. Bu sebeple onlara, ne taraftan olursa olsun, gelmesi muhtemel olan her yardımı önlemek üz-re türlü tedbirlere baş vurduk ve yine bu sebeple "Haleb yolundan veya derya'dan İskenderiyye yolundan" gelen eşyanın İran'a girmesini önlemeği düşündük. Şer'-i şerifin hakim olduğu İslam memleketlerinin hiç birine zarar vermeği hatırımıza bile getirmedik. Maksadımızın iyice anlaşılabilmesi için tarafınıza Mevlana Rüknüddin'i göndermiş bulunuyoruz. Bu şekildeki hareket, size karşı duyduğumuz sevginin ifadesidir. Esasen Kızılbaşlara karşı giriştiğimiz harekete bir engel çıkarmadığınız takdirde dostluğumuz devam edecek, aksine hareket ise "vera-yi takdir-i Rabbani'-de" ne varsa onu meydana getirecektir.

Donanma meselesine gelince:

".malûmunuzdur ki canib-i bahr'da cena!b-ı alimizin küffar-ı hak-sar'a daima" savaşı eksik değildir. Bu itibarla "hıfz-ı diyar içün tedarikimiz Gavri, düşmanca cemi' zamanda müheyyadır". Fakat verilen bu teminata rağmen Gavri, her türlü tedbire baş vurmuş, bu tık gizlemiyor. Daha önce pilanlayıp gizli tutmakta bulunduğu bir meseleyi açığa vurmakta bir beis görmemiş yani Hama'da bıraktığı Şehzade Kasım'ı Haleb'e getirterek Osmanlı şehzadesi ilan etmişti. Bundan başka, Malatya Bey'inin, Yavuz'un Memlûk topraklarına yürüyeceğini 'bildirmesi üzerine Gavri, daha da ileri giderek, bir 'kısım kuvvetlerini Kayseri'ye kadar ileri sürmek cüretinde bulundu. Fakat kaleye girmek istiyen bu kuvvetlere karşı Kayseri halkının direndiği ve onları kaleye sokmadıkları görüldü. işte savaşın kaçınılmaz bir hal aldığı o sıralarda Gavri, Emirleri arasındaki anlaşmazlığı gidermek için bir toplantı yapmış ve bilhassa Sibay ile Hayufoay'ın barıştıkları bu toplantıdan sonra Osmanlılar üzerine yürünmesini emretmişti.

Tohma Çayın Kararı

28 temmuzda Malatya ovasına gelen ve bu suretle Memlûk topraklarına girmiş olan Osmanlı ordusu, Malatya'yı almak için savaşa girişmedi. Çünkü muhafız, daha önce kaleyi bırakıp gittiği için halk, bir direnme göstermeden Padişah'ı (karşıla-mıştı . Fakat Malatya yöresinde bulunulduğu günlerde mühim bir takım olaylar cereyan etti. Bunlardan biri Amasya ve Bayburt'tan gelen kuvvetler katıldıktan sonra ordunun savaş düzenine girmesi ikincisi de, 29 cumada-l-ahire 922 de (30 temmuz 1516 da) yapılan ve hemen hemen bütün ilgililerin katıldığı 'bir toplantıda, galiba ilk defa Memlûklar üzerine yürümenin açıkça bahis konusu edilmesi idi. Çünkü bu toplantıda Padişah, Şah İsmail üzerine yüründüğü şu sıralarda Mısır sultanının ona yardım etmek ve Osmanlı ordusunu arkadan vurmak üzre Haleb'e geldiğini toplantıda bulunanlara bildirdiği vakit, Yavuz'un esas maksadını bilen veya bilmeyen herkes ayağa kalkarak "ey Şah-i Cihan" madem ki Mısır sultam, Şah İsmail'e yardım etmek için yolumuzu kesmeğe gelmiştir, o halde sultanımızın ona karşı yürümesi zaruridir deyince Padişah, Memlûkların üzerine yürünmesi emrini açıkladı .

Osmanlı Elçileri'nin Dönüşünden Sonra

Onun için, Tohma Çayırı Kararı da denilen bu karardan altı gün sonra yani 5 ağustosta Malatya'dan birdenbire güneye dönüldü ve sarp bir arazi üzerinde sıkıntılı bir yolculuğa başlandı . Ağustosun 9 unda Bucak-dere konağına gelen Padişah'a , daha önce Gavri'ye gönderilen ve onun tarafından hiç de iyi karşılanmamış olan Osmanlı elçileri Zeyrek-Zade ile Karaca Paşa mülaki oldular, başlarından geçeni anlattılar ve Memlûkların niyetlerinin dostane olmadığı üzerinde durarak, her şeyden önce bu meselenin halli gerektiğini söylediler . Elçilerinin uğradığı hakaret Yavuz'u çılgına döndürdü ve Osmanlı ordugahında bulunmakta olan Mısır elçisi Mugulbay'ın öldürülmesini emretti . Yanında tam teçhizatlı ve süslü elbiseli on tane süvari de bulunan bu elçi Memlûk sultanından bir mektub getirmişti. Bu mektupta Gavri, Mısırlıların barış istediklerini ileri sürüyor ve bütün "emirlerin ve askerlerin buna muntazır olduklarım" yazıyordu . Osmanlı elçilerinin uğradığı hakaret yetmiyormuş giıbi, Memlûk elçisinin silahlı on askerle gelişi Padişah'ın hiddetini büsbütün artırdı. Onun için elçiye "ne aceb, Gavri yanında ulemadan bir kimesne yok mu idi ki irsal eyleye, sizi dona-dub gönderdi" demiş ve hislerine mağlûtb olarak "bre cellad deyu siyaset ferman" eylemişti. Gerçi vezirlerin müdahalesi sonunda Padişah on silahlı asker hariç, elçiyi öldürtmekten vazgeçmiş, ancak saç ve sakalım traş ettirdikten sonra bir topal eşeğe bindirerek "var imdi Gavri'ye haber vir, vaktine hazır ve ma-vera-yi gaybda olan umûr-ı takdire nazır olsun" demek suretiyle geri çevirmişti .

Padişah Merc-i Dabık'ta

Padişah, Memlûk dileklerini reddeddikten ve Muğul-bay'ı geri çevirdikten sonra süratle güneye doğru ilerledi. 18 ağustosta Antep ilinde Merzban veya Merzuman suyu kenarına gelindiği vakit, Memlûkların Anteb hakimi Yunus Bey Osmanlı ordugahına gelerek tabiiyetini arzetmiş ve Anteb'e kadar orduya kılavuzluk etmişti . Anteb'de üç gün kalındı ve casuslar vasıtasiyle Gavri'nin Merc-i Dabık sahrasına geldiği öğrenildi . Belki bundan dolayı, bir ihtiyat tedbiri olarak Bursa beyi Koçi Bey ile Teke beyi Ferhad Bey bir kısım kuvvetlerle ileriye gönderildi . Bunların görevleri arasında Memlûklar hakkında aldıkları haberleri Padişah'a bildirmek de vardı . Padişah'a gelince o, Anteb'de daha fazla kalmayarak üç günlük hızlı bir yürüyüşten sonra Merc-i Dabık civarında akar bir su kenarına geldi ve konakladı . Burası Tel-Habeş denilen yerdi. Düşmana çok yaklaşılmış bulunulduğu için, bir baskın ihtimaline karşı her türlü ihtiyat tedbirlerini alan gerekliler, geceyi silahlı ve atları eğerli olarak geçirmişler, sabaha kadar kuvvetli devriye kıtaları dolaştırmışlardı. Zaten ertesi günün savaş günü olacağı da ilan olunmuştu.

İki Tarafın Savaş Düzeni

Onun için recebin 25 inci günü (24 ağustos) sabahının ilk ışıkları belirmeye başladığı sıralarda Osmanlı ordusu sancaklarını açmış, davul ve zurna sesleri arasında savaş tertibi almış bulunuyordu. Padişah da atının üstünde iki . Bu tertibe göre merkezde bulunan Padişah'ın yanında kapukulu piyadeleriyle atlıları vardı . Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa komuta ediyordu. Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa ile Şehsuvar Bey oğlu Ali Bey, Ramazan oğlu Mahmud Bey bu kolda çarpışacaklardı . Sol kol, Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Paşa'nın komutasında idi. Amasya beylerbeyi ile Diyarbakır beylerbeyi bu kolda bulunmakta idiler . Ordunun önünde ve arkasında toplar ve ağırlık arabaları vardı . Zincirlerle birbirine bağlanmış olan top arabalarının sayısı üç yüze varıyordu . Osmanlı ordusunun kaç kişiden mürekkeb olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildir. En inanılır rakamlara göre bu ordunun 50-60 bin kişi olduğu ve Memlûk kuvvetlerinden çok noksan olmadığı bilinmektedir . Ancak bu ordu, disiplin, teknik ve topçuluk bakımından rakibinden çok üstündü. Söylenildiğine göre Memlûk ordusunda tek top bile yoktu . Atlı sayısı ve binicilerinin mahareti yönünden Osmanlılardan üstün bulunan Memlûk ordusunun sağ kanadına Haleb Emirü'l-ümerası Hayırbay, sol kanadına da Şam Melikü'l-ümerası Sibay komuta ediyordu. Merkezde bulunan hükümdarın yanında "20000 den ziyade hazır silahşör Cündi" ile Mısır, İskenderiyye ve Said piyade ve ümerası, aynı zamanda Hicaz, Kudüs, Nablus ve daha bazı bölgelerin askerleri vardı . Sağ kola komuta eden Hayırbay'ın kuvvetlerini "sipah-i Etrak ve a'rab" (Türklerle arablardan mürekkep kuvvet) teşkil ediyordu .

Savaş ve Memluk Ordusunda Panik

Savaş şafak söker sökmez başlamış ve birdenbire şiddetli bir hal almıştı. Bir an geldi ki Osmanlıların hem sağ hem de sol kanadında bir sarsılma görüldü. Bu yüzden Padişah'ın, Vezir-i azam Sinan Paşa'yı sağ, Yunus Paşa'yı da sol kanadı takviyeye memur etmesi , kendisinin bizzat elinde kılıç olduğu halde savaş meydanında görülmesi ve toplarla birlikte 20000 yeniçerinin tüfekleriyle işe müdahale etmesi sonunda savaşın seyri birdenbire değişmişti . işte top ve tüfek seslerinin her tarafı gürültüye boğduğu anlarda idi iki Gavri, yerinde durmaya imkan bulamayarak ''Havass-i huddamından biriyle miyan-i ma'rekeden tecdid-i vuzû' bahanesiyle çıkub kenara can attı ". Onun savaş sahasının dışına çıktığı sıralarda ihtimal Memlûk ordusunda panik başlamış bulunuyordu, Bu paniği, Osmanlı ordusunun şiddetli baskısından ziyade Haleb Valisi Hayırbay ile Canbirdi Gazali'nin ihanetine bağlayanlar vardır. Bunlara göre bu iki insan Mercii Dabık savaşı esnasında inanılması asla mümkün olmayan hareketlerde bulunmuşlar, Yavuz'un çadırına kadar gelerek onunla görüştükten sonra tekrar kendi ordularına dönmüşler, hükümdarları sağ iken öldüğünü ilan etmişler, kendi devletleri ve vatanları aleyhinde Osmanlı hükümdarı ile bir takım anlaşmalar imza etmişlerdir . Çünkü her ikisini de Gavri sevmemekte ve onları öldürmek için fırsat aramaktadır . Bu sebepden dolayı Hayırbay ile Canbirdi Gazali bazılarına göre kurtuluş çaresini vatanlarına ihanet etmekte ve netice itibariyle de sırtlarını yeni bir efendiye dayamakta bulmuşlardır. Ancak kendilerini suçlandıracak bir vesika bu güne kadar ele geçmiş değildir. Ayrıca, Hayırbay ve Gazali, Osmanlılara dehalet etmeden önce kendilerine düşen memleket vazifelerini kusursuz yapmış, savaşlara katılmış, Osmanlıları tehlikeli duruma sokmuşlardır; hatta Gazali Merc-i Dabık savaşından sonra da Osmanlıları çok uğraştırmıştır. Her ne kadar Hayırbay'ın Osmanlılara karşı öteden beri sevgi beslediği bir gerçek ise de bunun başka sebepleri olmak iktiza eder
. Bu mütalealardan sonra büyük Merc-i Dabık zaferini, bu iki kimsenin ihanetine bağlayarak küçültmek istiyenler elbette haklı değillerdir . Bize göre Memlûk ordusunun süratle dağılmasına Türk topçusu, Türk ateşli silahları ve Türk komuta heyetinin dirayeti ile Memlûk Emir'lerinin Sultan Kansu Gavri ile aralarındaki anlaşmazlık ve bu arada Gavri'nin ölümü sebep olmuştur .

Hayırbay'ın Teslim Oluşu

Gavri'nin ölüm haberi kısa zamanda Memlûk ordugahında duyulmuş ve bunu işitenler veya Gavri'yi yerinde göremeyenler hemen savaşı bırakarak kaçmağa başlamışlardır . Kaçış, Şam'a ve Haleb'e doğru olmak üzre başlıca iki tarafa yapılmakta idi. Şam'a doğru çekilenler arasında Canberdi Gazali, Haleb'e doğru kaçanlar arasında da Hayırbay vardı . Padişah'ın emriyle Yunus Paşa onu yakından ta'kib ediyordu. Bu sebeple Haleb'de tutunamayacağını anlayan Hayırbay sür'atle Hama ve Hums taraflarına kaçtı ise de yakalanacağını anladığından Yunus Paşa'ya teslim olmak meoburiyyetinde kaldı .

Ganaim Ölenler ve Esirler


Daha önce de söylendiği gibi sabahın ilk saatlerinde başlamış olan savaş ikindiye doğru sona ermiş ve Osmanlılar bu saatlerde savaş meydanına hakim olmuşlardı. Her taraf ganaim ile dolu idi . Sadece Gavri'nin çadırında 100 kantar altın ile 200 kantar gümüş ele geçmişti . Gavri'nin bu kadar büyük bir serveti yanında taşımasının sebebi, Memlûk ordusunun uzun bir seferde gerekli olan ihtiyaçlarım karşılamak içindi. Gerçekten o, Merc-i Dabık'da Osmanlı kuvvetlerini mutlaka yeneceğini düşünüyor ve ondan sonra İstanbul'u alacağını hayal ediyordu .

O geceyi bu sahrada geçiren Padişah, ertesi gün savaş meydanım gezdi. Burada binlerce Memlûk askeri cansız yatıyordu ve çoğu da top ve tüfek ile öldürülmüştü . öldürülenler arasında ''mısır emir-i kebiri Sûdûn al Acemi ile Kansu Bin Sultan Çerkeş de vardı . Çok sayıda esir de alınmıştı. Bunlar arasında Halife "El Mütevekkil al-Allan Ebû Abdillah Muhammed ibn Müstemsik Billah ebi's-sabr Yakub el-Haşimi el-Abbasi" da bulunuyordu . Herkesin elinde bulunan esirler ve kesilmiş Memlûk başlan, ertesi gün yine aynı yerde toplanmış bulunan divanda Padişah'ın huzuruna getirildi . "Feth-i memalikü'l-Arab" deyiminin tarih düşürüldüğü bu zaferi Padişah, fetih -namelerle gereklilere duyurmuştu; gerekliler de Padişah'ı bundan dolayı tebrik etmişlerdi .

Kaynakça
Kitap: YAVUZ SULTAN SELİM
Yazar: Selahattin Tansel
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı-Memlük Münasebetleri ve Memlük Devletinin Yıkıl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 04:08

Savaş Sahasından Kaçanları Halebliler Hoş Karşılamıyor

Merc-i Dabık'da inhizama uğrayan Memlûk ordusundan Haleb'e doğru kaçanlar, Haleb halkının dostça olmayan tavırlarıyla karşılaştılar. Çünkü birkaç gün önce bu şehrin halkına o kadar çok kötülük etmişlerdi ki bunları unutmamış olan Haleb'liler, şehrin kapılarını kapamışlar, onları içeriye almamışlardı . Gerçi Gavri, savaş için Haleb'i terkettiği esnada oğlu Seyyidi Muhammed'i bir kısım celeban ve çok mikdarda para, altın ve gümüşle Haleb'de bırakmıştı. Fakat bu askerler bozgun haberim ve Osmanlı kuvvetlerinin süratle Haleb üzerine yöneldiğini duyar duymaz, şehri terketmişlerdi. Şehrin acele olarak boşaltılmasına ihtimal ki bu sıralarda Haleb'de, öteden beri Memlûklara karşı duyulan nefretin ve düşmanlığın büsbütün açığa vurulmuş olması ve bu arada Seyyidi Muhammedin belki de babasının makamım başkalarına kaptırmama duygusu sebep olmuştur.

Padişah'ın Haleb'de Karşılanması

Merc-i Dabık'da iki gün kalan Padişah üçüncü gün Haleb'e doğru yola çıktı ve iki gün yolculuktan sonra Haleb yakınına geldi. Burada onu Haleb'in "vazi'ü şerifi ve kavi ve zaifi" karşıladılar ve Gökmeydana kadar Padişah'ın yanında yürüyerek şehirlerinin yağma edilmemesini rica ettiler. Otağım Haleb'in karşısında bulunan Gökmeydan'da kurduran Padişah burada Haleb'in anahtarlarını teslim almış, Haleblilerin ricasını kabul etmiş ve şehrin yağma edilmemesi hususunda gerekli tedbirleri almıştı.

Haleb'de Osmanlı İdaresi ve Ele Geçen Ganaim

Haleb'in idaresini Karaca Paşa'ya, defterdarlığım Abdullah Paşa - Zade Abdi Çelebi'ye ve "kazasın (kadılığını) çölmekçi.Zade Kemal Çelebiye tevcih" buyuran Padişah'ın eline, burada büyük bir servet geçmişti. Haleb'te kaldığı 18 gün içinde Padişah gerekli hazırlıkları yapmış, bundan sonraki yürüyüş için bilhassa su meselesini halletmiş ve bu arada Bıyıklı Mehmed Paşa'yı yeniden Mardin üzerine göndermişti. Ayrıca Bayburt Beyi Mehmed Bey ile birlikte başka askerlerin de Anadolu'ya dönmesine müsaade etmesi asker sayısının azalmasında Padişah'ın bir mahzur görmediğini anlatıyordu. Onun Şam'a doğru yola çıkacağı sıralarda bu yolda hareket etmesi muhtemel bir İran saldırısını karşılamak içindi.

Suriye Şehirlerinin İşgalı

Ayrıca Memlûk'ların Suriye'de yeniden teşkilatlanamayacakları herhalde Padişah tarafından kesin olarak anlaşılmıştı. Nitekim 922 şabanının 16 ncı (14 eylül 1516) günü yola çıkan paşalı, Suriye'yi işgal ederken hiçbir engelle 'karşılaşmamış ve rahat bir yürüyüşle Şam'a kadar gelmişti.

Bu yolculuk esnasında Osmanlı kuvvetlerine Ayas Ağa öncülük etmiş, •onun arkasından Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa'nın kuvvetleri yürümüş, daha arkadan da, on iki bin kişilik bir kuvvetle Padişah harekete geçmişti. Beş günlük bir yürüyüşten sonra Hama'ya gelen Padişah'a bu şehir hemen teslim oldu. Hama'nın idaresini güzelce Kasım Paşa'ya ve iki gün sonra teslim olan Hums'un idaresini de İhtimanoğluna veren Padişah, Şa'ban ayının son (27 Eylül 1516) gününde Şam'a geldi ve şehri kolayca işgal etti. Çünkü Padişah, daha önce teslim olup olmayacak-larım öğrenmek üzre Şam'a birini göndermiş ve Şamlıların fikirlerini öğrenmek istemişti. Bunun üzerine bazı şeyh'ler ile halk, namazgah'da toplanarak, şehrin teslim edilip edilmemesi üzerinde konuştular ve kendilerine "eman" verildiği takdirde bunun mümkün olacağını kararlaştırdılar. Ayrıca, Şam'ın muhafazasına me'mûr edilmiş bulunan ve "a'yan-ı şüyûh-i Arabadan" olan Haneş oğlu emir Nasırü'd-din, şehrin muhafazası için hiçbir gayret harcamadı, aksine olarak teslim oldu ve hil'atlandı. Bununla beraber kale naibi Ali Bey'in, Padişah'ı iyi karşılamadığı ve bu yüzden kendisinin ve kendisine tabi' olanların öldürüldüğü görüldü. öte taraftan sevgiden mi, yoksa korkudan mı olduğu pek kestirilemiyen bir duygu ile Şamlıların, Padişah'ı debdebeli bir şekilde karşıladıkları, Padişahın da onlara sevgi ve ilgi gösterdiği, ileri gelenlerine hü'atlar giydirdiği bilinmektedir . Bununla beraber Yavuz Sultan Selim, şehre hemen girmemiş ve "Mastaba-i Sultani" de otağını kurdurmuştu. Ramazan ayının ilk cuma günü olan 6 ramazanda şehre girerek Cami'-i Umeyye'de cuma namazını kıldı ve adına okunan hutbeyi dinledi, ve yine karargahına döndü.

Merc-i Dabık Savaşının Sonuçları

Fakat kış geldiği için veya tamamiyle güven kurulduğu için "sipah ve ümera'ya" izin veren, aynı zamanda askerlerin şehre ve civarına yerleşmelerine müsaade eden Padişah da, Yahşi Bey oğlu Ahmed Bey'in idaresine verdiği Şam şehrine 13 ramazanda girerek Kasr-ı Ablak denilen saraya yerleşti ve bu suretle de, Yavuz Sultan Selim zamanında hangi tarihte kararlaştırıldığı kesin olarak tayin edilemiyen Osmanlı - Memlûk mücadelesinin birinci safhası bitmiş oldu. Bu safhada elde edilen sonuçlar aklın alamayacağı kadar büyüktü. Çünkü bir hamlede Memlûk ordusu perişan edilmiş, Anadoluda Memlûklara tabi' olan kalelerin hepsi, Suriye'de de başlıca Hama, Hums, Balebek, Tarablus ve Şam şehirleri işgal olunmuştu. Fakat bunlarla yetinilmeyeceği ve Yavuz Sultan Selim'in daha da ilerilere gideceği anlaşılıyordu .

Osmanlı Devlet İleri Gelenleri

Yapmak istediği bir şeye karar vermek için çok düşünen ve fakat karar verdikten sonra da kolay kolay geri dönmeyen, aynı zamanda büyük gayeleri olduğu anlaşılan bu Padişah'ın planları arasında Mısır'ı almak ve İslam aleminin mukaddes şehirlerine sahih olmak ta vardı. Bununla beraber Mısır'ı alma veya geri dönme hususunda komutanlar ve devlet ricali bir fikir birliğine varamamışlardı. Bir grup, Memlûklar arasında anlaşmazlık bulunduğunu, az bir gayretle Mısır'ın alınmasının mümkün olduğunu, buralara kadar gelmişken Mısır'a gitmemenin "namûs ve nam-ı Şehinşahi'ye" uygun düşmeyeceğini, böyle yapılmadığı takdirde Memlûkların, Osmanlı kuvvetleri çekilir çekilmez, kaybettikleri toprakları tekrar işgal edeceklerini söylemek suretiyle Padişah'ı Kahire'ye yürümeğe tahrik ve teşvik ediyordu. Bu grubun başında, Şehsüvar oğlu Ali Bey, Hayirbay ve Haneş oğlu Nasırü'd-din bulunuyordu. Bunlarla yapılan tartışmalarda Padişah, yolların susuzluğunu, ıssızlığım belirterek Timurleng'in dahi bu sebeplerden dolayı geri döndüğünü söylediği vakit, onlar yine de fikirlerinde ısrar ediyor ve bilhassa Hayırbay, Mısır askerlerinin geçtiği yoldan "Padişah'ın kulları dahi geçer" diye hem tatminkar, hem de okşayıcı cevaplar veriyordu. Vezir Yunus Paşa ile Hüseyin Paşa'nın başında bulunduğu grup ise durmadan çölün korkunçluğunu, yiyecek ve içecek sıkıntısının büyük olacağını ileri sürüyor ve elde edilenler ile yetinilerek geriye dönülmesini istiyorlardı. Fakat, Şehsüvar oğlu Ali Bey, Hayırbay, Haneş oğlu ve Arab reisleri ile yaptığı müşavereler sonunda, kendisinin Mısır'ı alma fikrinin desteklendiğini gören Padişah, Yunus Paşa grubunun düşüncelerine katılmadı.

Padişah'ın Kararı ve Aldığı Tedbirler, Gazze'nin İşgali

Çünkü Şam'dan geri dönüldüğü vakit Suriye'yi muhafaza etmeğe imkan olmayacağı, böyle olunca da şimdiye kadar harcanmış olan gayretlerin.

Çekilen zahmetlerle yapılmış bulunan masrafların boşa gideceği ve bilhassa Merc-i Dabık gibi büyük bir zaferin sonuçlarından gerektiği kadar fayda sağlanmamış olacağı tabii idi. Onun için Padişah, işgal etmiş olduğu yerlerden geri çekilmeği düşünmeyen herhangi bir insan gibi, Şam'da kaldığı seksen gün zarfında, idari ve askeri tedbirleri almakta asla kusur etmedi. iskender Paşa - Zade Mustafa Bey'in Trablus'a, Evrenos oğlu iskender Bey'in Kudüs'e, İsa Bey-Zade Mehmed Bey'in Gazze'ye vali olarak ta'yinleri bu tedbirlerden bazıları idi. Gazze'ye, Mehmed Bey'le birlikte gerekli kuvvetleri göndermekle Padişah, Mısır ile Suriye arasındaki çölün başlangıcında bir illeri 'karakol te'sis etmiş olacaktı. Memlûk'ların henüz ellerinde bulunan bu şehirlerin zaptı ise, daha sonraki olaylar için çok faydalı olacağı mülahaza edildiğinden, yeni ta'yin edilmiş olan Osmanlı valileri hemen vazifeleri başına gittiler. Fakat bilhassa Gazze'yi ele geçirmek kolay olmadı. Çünkü burada toplanmış olan çerkesler ve arablar Osmanlı valisi ile kıyasıya çarpıştılar, onu haylice uğraştırdılar. Bununla beraber şehir zaptedildi ve Padişah adına hutbe okundu.

Bazı Arab Emirlerinin Tabiiyyeti

İşgal edilen Memlûk şehirlerinde hemen teşkilatın kurulması ve Türk kanunlarının yürürlüğe konulması Yavuz Sultan Selim'in bu yerlerden bir daha çıkmayacağının en açık delili idi. Buna, Suriye halkı da inanmış olmalı ki Yavuz'un Şam'da bulunduğu sıralarda Suriye şehirlerinin komutanları, bedevi kabilelerin reisleri ve Lübnan Dürzi'lerinin şefleri ona tabi' olmuşlardı.

Bunları "me'mûllerinden ziyade ihsana mazhar" eylemekle Padişah, yabancı topraklarda girişeceği yeni bir seferde herhangi bir düşmanca hareketi önlemeği düşünmüş olmalıdır. Padişah'ın, Lübnan Dürzilerinin kızıllar şu'besi reisine (Maanoğlu aşireti reisine) sancak beyliği ile "tabi u alem" vermesini de hep bu açıdan değerlendirmek gerekir. Halkın sempatisini kazanmağa çok dikkat eden Yavuz Sultan Selim, bunu sağlamak üzre çok cömerd hareket ediyor, mukaddes makamları ziyaret ediyor, "suleha ve meşayih" ile sohbet etmeğe i'tina ediyor, sık sık Emeviyye camiine gidiyor, bu civarda yaşayan ve herkes tarafından büyük saygı gören Şeyh Muhammed Bedahşi'yi de bir iki defa ziyaret etmeği ihmal etmiyordu. Sözün -kısası, halkın sevdiği ve saydığı her şeyi o da seviyor ve sayıyordu. Biz onun bu şekildeki hareketlerini sadece, sağlamlığında şüphe bulunmıyan, dini duygularına bağlamak is-temiyor, fakat aynı zamanda, halkın gönlünü kazanmak için politik bir takım teşebbüsler olarak da değerlendirmeği uygun buluyoruz. Bu suretle o, hiç olmazsa halkın bir kısmını kendine bağlıyarak, yapacağı yemi Mısır seferinde ordusunun arkasını güven altına almayı düşünüyordu. Öte taraftan, zahmeti mutlaka büyük olacak olan bu seferin icab ettirdiği bütün ihtiyaçlar gözönünde tutulmuş ve özellikle çöl'de su sıkıntısı çekilmemek için Yunus Paşa bu işi organize etmeye mamur edilmişti. Söylendiğine göre bu maksat için satın ahnan develer 15 000, kırbalar da 30 000 idi. Ordunun su ihtiyacı bu suretle karşılanırken Padişah, askerlerini memnun etmek için çok mikdarda para dağıtmış bulunuyordu.

Canbirdi Gazali'ye Mektup

İkinci bir Mısır seferine girişmeden önce Yavuz Sultan Selim'in yaptığı teşebbüslerin en dikkate değer olanlarından biri Canbirdi Gazali'yi elde etme teşebbüsüdür. Memlûk emirlerinin en değerlilerinden olan ve öteden beri, pek de haklı olmayarak, kendi devleti aleyhinde Osmanlılarla işbirliği yaptığı şüphesi altında bulunan bu zata Şam'dan yazılan bir mektupta deniliyor ki: Hayırbay ile Hama Beyi Korkmazoğlu Mehmed Ağa'nın arzlarından, iyi niyetli bir insan olduğunuz anlaşılıyor. Onun için siai "her veçhile inayet ve riayetlerime müstahik ve sezavar" bulub birkaç defa "ahkam-i şerife" göndererek "südde-i seniyye-i saadet bahşe" davet etmiştim. Ayrıca vezirlerim de bu husus için mektuplar göndermişlerdi. Fakat o zamandan bu güne kadar sizden bir haber gelmedi. Buna rağmen, yeniden size bu "hükm-i şerif-i cihan - mutaım"ı gönderiyorum. Bunu alır almaz "paye-i serir-i alem-mea-sirime" hemen yüz sürmeye koşmalısınız. Geldiğiniz vakit düşündükleri-nizden ziyade hürmet ve riayet göreceksiniz. Size yapılan bu iltifat, "gayet yarar ve maslahat - güzar ve dilir ve ehl-i tedbir" bir zat olduğunuzdandır. Tekrar tekrar davet olunuyorsunuz, bunu takdir ederek saadetinizi tepmemeniz ve hemen itaat ederek dehalet etmeniz gerekir. Seninle birlikte "beylerden ve binbaşılardan ve kırk erlik ve on erlik beylerden ve hasekilerden ve kalan ağalardan" gelecek olanlar da "aba-i kiram ve ecdad-ı izamım" ruhları için bütün kötülük ve belalardan emin olacaklardır. Bundan başka her birinize "bir veçhile himmetler ve inayetler" edeceğim ki bunlar, herkes tarafından kıskanılacaktır. Fakat bu defa da davetime icabet etmez ve fitne ve fesada devam ederseniz günahı boynunuza.

Tumanbay'a Göderilen Mektup

Kahire'yi aldıktan sonra size o şekilde bir ceza veririm ki herkese bu hal ibret olur. Görülüyor ki Yavuz, Gazali'yi elde etmeği lüzumlu sayıyor ve bu suretle de Memlûk devletini zayıflatmayı düşünüyordu. Fakat bütün bu maddi ve ma'nevi hazırlıklara rağmen, savaşa çıkılmadan önce Padişah'ın, Memlûk Sultam Tumanbay'a bir mektup gönderdiği ve ona bazı haklar tanıdığı kaynaklarımızda kayıtlıdır. Bu kaynakların dediğine göre bu mektubunda Yavuz, asıl maksadının İran üzerine yürüyerek orada Sünniliği hakim kılmak olduğunu ve bunun için yola çıktığım, fakat Gavri'nin kötü tutumunun Osmanlıları Mısır topraklarına yürümeğe mecbur ettiğini belirttikten sonra diyordu ki: "eğer saltanat-ı Mısır'da karar ve asûde hal ile hükümette üstüvar olmak muradın ise ol diyarın" hutbesini bizim adımıza okutmalı ve sikkesini bizim namımıza bastırmalısm, aym zamanda bizim "naibimiz" olarak memleketi idare etmeıli ve fakat her şeyden, önce "arz-ı inlayad ile bab-ı saadet-meabıma" gelip yüz sürmelisin .Aksi takdirde dökülecek Müslüman kanından ve kendi canına "gadr" etmiş olmandan sen sorumlu olacaksın" deniliyordu. Eğer gizili bir maksad yoksa ve kaynakların verdiği bu bilgiler doğru ise bu suretle Padişah, Memlûk'lara birçok haklar tanımış ve çok yumuşak davranmış oluyordu. Bu yumuşamanın neden ileri geldiğini kaynaklardaki bilgilerden çıkarmak mümkün değildir. Gerçekten böyle bir mektup yazıldı ise bunun sadece bir oyalama1 mektubu olarak kabulü daha mantıki olur. Kaldı ki mektubun muhteva-sının böyle olmaması da mümkündür. Nitekim başka bir kaynakta rast-lanan bir mektupta, biraz önce verilen bilgilere aykırı ve fakat gerçeğe, mantığa ve aynı zamanda Yavuz'un fikir ve düşüncelerine daha uygun noktalar vardır. Çünkü bu mektupta Padişah, Memlûk Sultanına gerekli nasihatta bulunduktan sonra sözü kendisine getirerek, ben bütün Müslüman şehirlerini ve "bilad-ı muvahhidin"i, özellikle mukaddes ara-ziyi ve ziyaret etmek istediğim "Haremeyn-i şerifeyn"i ihtiva eden Arab diyarım idarem ve himayem altında görmek isterim. Çünkü şeriat hükümlerinin infazı ve tervici bütün memleketlerde ancak bu suretle "sabit ve daim" olur. Onun için ayeti ile "amil olup hükm-i şerif-i vacib al ittibaım varıcak gerek-dir ki" sen ve sana tabi olan emir'ler, kullar, köleler ve diğerleriyle arab beyleri ve senin "murad idündüğün" kimseler çekinmeden ve korkmadan hemen yanıma gelmelisiniz ve emsal ve akranınizm kıskanacağı şekilde ikram ve riayet göreceğinizden emin olmalısınız. Bana gelince, o tarafa gelmeği kararlaştırmış bulunuyorum. Bunun için deniz ve kara kuvvetlerim hazırdır. Eğer "hükm-i hümayûnımıza itaat itmeyüb hareketinize devam ederseniz günahınız boynunuza. Allah'ın izniyle Mısır'da, Hicaz'da, Yemen'de, nerede olursanız olunuz, bütün erkeklerinizi kılıçtan geçirir, kadın ve çocuklarınızı esir eder zincirlere bağlatırım. Size böyle mektup yazmaktan maksadım sadece şefkatimden, merhametimden ve Kur'an-ı Kerim'in ayetine uymuş olmaktan ileri geliyor, diyordu.
Görülüyor ki bu mektupta ne hutbeden, ne sikkeden, ne de Mısır'ın idaresinin Memlûk'lara bırakılacağından bahis vardır bahis konusu olan şey, Tumanbay'ın ve Memlûk ileri gelenlerinin Padişah'a tabi' ve teslim olarak kendilerini onun lûtfuna terk etmeleridir. Bu mektupla öteki kaynakların verdiği bilgiler arasında müşterek olan tek nokta, Memlûk'lara ait memleketlerde, Osmanlı hakimiyyetinin kurulmak istenişidir.

Padişah'ın Mektubunu Götüren Elçi

Yavuz Sultan Selim'in mektubunu, Rumeli subaşı'larından Çerkeş Murad Bey adındaki elçi Kahire'ye götürmüştü . Onun yanında tanınmış iki kişi daha vardı . Kahire'ye varışlarının ertesi günü Tumanbay tarafından kabul olunan elçiler, ona Padişah'ın mektubunu sundular. Bu mektup okunurken ağladığı söylenen Tumanbay, meseleyi görüşmek üzre, ihtimal ki hemen Memlûk emir'lerinin toplanmasını emretmişti. Fakat bu toplantıdan önce Osmanlı isteklerinin sarayın dışına sızmış olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Osmanlı elçileri saraydan çıkıp kendilerine tahsis edilmiş olan Darü'd-Dıyafe'ye doğru gittikleri sıralarda karşılarına emir Allan çıktı. O, toplantıya çağrılanlar arasında bulunduğu için, saray'a gelmekte idi. Meseleden, daha önce haberi olduğu anlaşılan bu zat, Osmanlı elçilerini görünce, hiddetle "mih-mandar'lara" "bunlar mıdır hutbe ve sikke talebine gelenler" demiş ve evet cevabını alınca kılıcını çekerek elçileri öldürmüştü. Bazı kay-nakların verdiği bilgiye göre onun bu hareketi hoş karşılanmamış, fakat o, "hutbe ve sikke talebine gelenlere bu veçhile cevap virülür" demek ve bu davranışının, Osmanlıların yaptıklarına bir karşılık olduğunu söylemek suretiyle kendisini ta'yib edenlere karşılık vermişti.

Memluk Emirlerinin Toplantısı

Elçilerin öldürülmesi, Osmanlı - Memlûk anlaşmasını imkansız hale getirmiş gibi görünmekle beraber, Tumanbay'ın huzûrunda toplanmış olan mecliste, savaş yapılıp yapılmaması meselesi büyük tartışmalara sebep oldu. Çünkü mesliste bulunanların bir kısmı, Osmanlı tekliflerinin kabulünü, bir kısmı da savaşılmasını istiyordu. Anlaşmak isteyenlerin başında Sultan Tumanbay, savaşa girmek isteyenlerin başında da emir Allan vardı. Savaşa taraftar olmayan Tumanbay, Mısırlılar arasında birlik bulunmadığım, emirlerin birbirlerini çekemediklerini ve her emirin başında saltanat havası esdiğini söylemek suretiyle tezini kuvvette müdafaa ediyor, hatta yaptıkları toplantının son bir saltanat meclisi toplantısı olduğunu söyleyecek kadar ümidini kaybetmiş bulunuyordu. Fakat bu mütalaalara karşı emir Allan, elbette malımız, ailemiz ve evladlarımız için dövüşeceğiz. Bizim askerimiz at'a binmekte ve ceng yapmakta Osmanlılardan çok üstündür. Onların Merc-i Dabık'da yaptıkları savaşı gördük. Toplarından ve tüfeklerinden başka işe yarar tarafları yoktur diyordu. Emir Allan'ın bu mütalaalarını değerlendirmek cidden güçtür. Çünkü Osmanlılar bundan sonra yapacakları savaşlarda da top ve tüfek kullanacaklar, böyle olunca da, emir Allan'nın mütalaaları dikkate alındığı takdirde, Memlûkları yeneceklerdir.

Acaba o, Osmanlı toplarının çölden geçirilemeyeceğini kabul ettiği için mi o şekilde konuşmuştur, bu mütalealara karşı toplantıda bulunanlar ne cevap vermiştir, bunu bilemiyoruz. Gerçek şudur ki savaş yapılmasım isteyenlerin fikri bu mecliste galip gelmiş ve hemen Canbirdi Gazali, on bin kişilik bir kuvvetle Gazze'ye doğru yola çıkarılmıştı.

Mısır'a yolladığı elçilerin geri dönmediğini ve belki de öldürüldüklerini, hatta Canbirdi Gazali'nin Gazze'ye doğru harekete geçmiş olduğunu duyan Padişah, bir taraftan hazırlıklarını artırırken öte taraftan Sinan Paşa'yı, Gazze'deki Türk kuvvetlerini takviye'ye me'mûr etti. Onun için Sinan Paşa 922 Zülka'desinin altıncı (1 Aralık 1516) günü dört bin kişilik bir kuvvetle Şam'dan ayrılarak Cisr'i Ya'-kup - Taberiyye - Remle yolu ile Gazze'ye geldi. Bundan biraz daha önce Ariş'e gelmiş olan Canbirdi Gazali ve idaresi altındaki kuvvetler, Sinan Paşa'nın Gazze'ye vardığını duydukları vakit, onunla savaşıp savaşmama hususunda uzun uzadıya müzakerelerde bulunduktan ve çöl arablarından istedikleri yardımları sağladıktan sonra nihayet savaşa karar vermişlerdi. Beri tarafta, Gazali'nin hareketlerini casusları vasıtasiyle izlemekte olan Sinan Paşa, onları tuzağa düşürmek ve daha ziyade kuvvetlenmelerini önlemek için bir gece yansı, ağırlıklar ve at oğlanları hariç olmak üzre bütün kuvvetleriyle acele Şam'a doğru çekildi. Bu çekiliş her tarafta, düşmandan korkuluyormuş da ondan dolayı yapılıyormuş gibi bir intıba' uyandırmış, bu hale de ilk aldananlar Gazze'liler olmuştu. Bu sebeple onlar, Gazze'de bırakılmış olan Türklere büyük bir kin ve hu-sûmetle saldırdılar, eşyalarını yağmaladılar, kendilerini öldürdüler, ayrıca Gazali'ye, Sinan Paşa'nın Gazze'yi terkettiğini de bildirdiler. Bunun üzerine Canbirdi Gazali, Osmanlıları ta'kibe karar verdi ise de bu hareketini uygulamağa imkan bulamadı. Çünkü Sinan Paşa ansızın batıya doğru dönerek tan yeri ağarırken Han Yunus'a gelmiş ve bu suretle de umulmadık bir yerde ve zamanda Mısır kuvvetlerinin karşısına çıkmıştı. Osmanlı kuvvetlerinin sağ kanadında Anadolu askeriyle "Teke ili sancağı Beyi Ferhad Bey", sol kanadında Rumeli askeriyle isa Bey oğlu Mehmed Bey bulunuyordu. Sinan Paşa merkezde idi. 922 Zülka'de-sinin yirmi yedinci (22 Aralık 1516) günü savaş başladı ve hemen şiddetlendi. Çünkü Memlûk atlıları korkunç bir hücûmda bulunmuşlardı. Bununla beraber Osmanlı yaya ve atlılarını yerlerinden atamamış, aksine olarak onların, yeniçerilerin tüfekleri karşısında cesaretleri kırılmıştı. Top ve tüfek'in rolünün büyük olduğu ve öğleye kadar sürdüğü anlaşılan bu savaşta Memlûklar büyük bir hezimete uğradılar. Çünkü savaşa katılan Memlûklardan dört bini ile komutanların çoğu bu savaşta can vermiş, fakat Canbirdi Gazali, karanlık basıncaya kadar takib edilmesine rağmen yakalanamamış ve bir kısım kuvvetlerle Mısır'a doğru kaçmağa muvaffak olmuştu.

Remle'ye Verilen Ceza

922 Zülka'desinin yirminci (15 Arahk 1516) günü Şam'ı terk ederek Gazze'ye doğru yola çıkan Yavuz Sultan Selim, Cisr-i Ya'kub (Yakub Kapsüsü) Çah-ı Yusuf (Yusuf Kuyusu) üzerinden Taberiyye gölüne geldiği gün Han Yunus savaşı olmuş, fakat o, bundan habersiz olarak yoluna devam etmişti. Ancak, Remle civarına geldiği vakit, Sinan Paşa tarafından gönderilen zafer mektubundan ve Memlûklara ait kesilmiş baş ve burunların gelmesinden sonra durumu öğrenmiş, bundan çok hoşlanmış, fakat Gazze ve Remle halkının Türk askerlerine karşı yaptıkları kötülükten dolayı da o ölçüde sinirlenmişti. Onun için, Remle'ye geldiği vakit kasabanın yağma edilmesini, burada ve Gazze'deki olaya sebep olanların öldürülmesini emretmişti. Osmanlı askerleri, hiçbir İslam şehrinde şimdiye kadar yapmadıkları işi burada yapmışlar, Padişah'ın emirlerini yerine getirmişler, bir kısım Remleliler, Padişah'ın buraya gelmesinden sonra ancak canlarını kurtarabilmişlerdir. Remle işini bu suretle halleden ve üç gün kadar o bölgede kalan Padişah, mukaddes yerleri ziyaret etmek istediğini söyleyerek, Gazze'ye değil Kudüs'e hareket etti. Onun bu şekilde hareket etmesine sadece Kudüs'ü görmek ve mukaddes yerleri ziyaret etmek mi sebep olmuştur? Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Ancak Kudüs'te meşgul olduğu ve yaptığı işler dikkate alındığı takdirde onun seyahatini yalnız mu-kaddes yerleri ziyaret etme maksadına bağlamak mümkün değildir. Çünkü o, Memlûk topraklarına girdiği andan itibaren, i'tiyad haline getirdiği politikaya burada da devam edecek, yani gerekenleri taltif edecek ve her hususta büyük bir cömertlik gösterecektir. Nitekim, Müslümanlar katında değerli olan yerleri ziyaret ederken bu yerlerin hizmetlilerine karşı pek lûtufkar davranmış ve onların gönlünde yer etme hu-susunda gereken her şeyi yapmıştır.

Hareketleri tamamiyle pilanlanmış gibi görünen Yavuz Sultan Selim bu gezisine, "beşyüz piyade tüfekçi ve bin güzide sipah" ile birlikte sabah'ın ilk saatlarında başlamış, ikindi vaktinde Kudüs'e varmış ve akşam namazını Mescid-i Aksa'da kılacağım ilgililere bildirmişti. Onun ilk ziyaret ettiği yerler arasında Rumman-ı Davud Nebi, Nahl-i Hamze ve Hacer-i Sahra (Kufbbetü's-Sahra) vardı, iki yerde de ikişer rik'at namaz kılan ve hizmetlilere bol ihsanlarda bulunan Padişah, bundan sonra Mescid-i Aksa'ya giderek büyük merasimle karşılanmış ve yatsı namazını müteakip dua ile biraz vakit geçirmiş, sonra geceyi geçirmek üzre meş'alelerin ve fenerlerin ışığı altında otağına dönmüştü. O, ikramlarını ve bahşişlerini ertesi gün büsbütün artırdı, binlerce koyun, sığır ve deve kurban ederek dağıttı, fakirlere çok mikdarda sadaka verdi, bu arada yeniden Kubbe-i Sahra ile Mescid-i Aksa'yi ve daha birçok yerleri ziyaret etti.

Ermenilere Tanınan Haklar

Dini duygularından ziyade belki <je daha çok politikası icabı Müslümanlara değer vererek onları kazanmağa çalışan Yavuz'un, hıristiyan alemince pek mukaddes sayılan Kudüs şehrim ele geçirdiği o, sıralarda, Kudüs'te bulunan hıristiyan din adamlarım bir tarafa itmesi ve onlarla ilgilenmemesi mümkün değildi. Bir an böyle olmadığı kabul olunsa bile, buradaki hıristiyanların hareketsiz kalabileceği düşünülemez. Çünkü, muhtelif tarihlerde elden ele geçen bu şehrin, halkı ve ma'bedleri çeşitli baskılara ve tahriplere uğramıştı. Bu def'a da aynı şeyler olabilirdi. O takdirde yeni fatihi, içten gelen bir istekle olmasa bile, karşılamak zarûreti vardır. İşte bunun bir neticesidir ki Yavuz'u karşılayanlar arasında hıristiyan'lar da vardı. Bunu, 923 yılında Ermenilere verdiği bir imtiyaz-name'den anlıyoruz. O bu imtiyaz - namede diyordu ki: Allah'ın ve Peygamber'in inayetiyle Kudüs'e geldiğim vakit, Ermeni taifesinin patrik'i Serkis ile bütün Ermeni papazları ve 'reaya ve berayası" beni karşıladılar ve eskiden-beri kendilerine tabi' olan klişe, manastır ve ziyaret mahallerinin yine kendi patrik'leri tesarrufunda kalmasını rica ettiler. Ben de hazret-i Ömer zamanında verilmiş olan ahid-name ve melik salahü'd-din zamanından beri tanınmış olan hakları, yapılacak müdahaleleri önlemek üzre, bu "ni-şan-ı hümayûn ve saadet-makrûnı virdim ve büyürdüm ki" dedikten sonra vesikada sayılan hak ve imtiyazları onlara bahş ediyor ve bunların kendi ve daha sonraki zamanlarda güven altında bulunmasını sağlamak üzre de imtiyaz - nameye aşağıdaki satırları ilave ediyordu: "Evlad-ı em-cadım'dan veyahud vüzera-i izamımdan ve suleha-i kiramımdan ve Kadılardan ve Beylerbeyi ve Sancak Beyi ve mir-i mirnan ve Voyvodaları ve Beytü'l-mal ve kassam ademleri ve sübaşıları ve züama ve erbab-ı timar ve mübaşirin-i ummal ve iş erleri ve mütesarrifin-i emval .ve şair kapum kullarından ve gayriden" büyük, küçük kim olursa olsun hiçbir sebep ve suretle bu haklara dahi etmemeli ve bunları değiştirmeğe kalkmamalıdır. Aksi hareket edenler Allah'ın katında suçlu olsunlar.

Müstakil ve çok kudretli bir devletin, hiç lüzûm yok iken, kendi toprakları içinde yaşayacak olan hıristiyanlara karşı bu kadar hak ve imti-yaz tanımanın elbette bazı sebepleri vardır. Fakat bu günkü vesikaların yetersizliği karşısında gerçeği keşf etmek cidden zordur. Bize göre bu imtiyazlarm sadece bir lütûf olarak ele alınması, meselenin çok yüzünde kalmaktan başka bir şey ifade etmez. Padişahı bu tarzda harekete sevk eden sebepler arasında, Batı alemini heyecana düşürmemek endişesi, eğer Memlûklara karşı hıristiyanlarca duyulan bir sempati varsa, bunu yok etmek düşüncesi ve Kızılbaşlar için asla tanımak istemediği, vicdan hürriyyetine değer vermek istemesi vardır demek mantık ve akla en uygun düşen bir hal olur. Bununla beraber bu üç sebepten birinci ve ikincisini kolayca reddetmek mümkündür. Çünkü o gün için hıristiyan milletlerin Yavuz Sultan Selim'i, mukaddes topraklar bölgesinde veya batı'da tehdit edebilecek durumları yoktur. Gerçi bu devrin Papa'ları, Avrupa'yı Türkler aleyhine harekete geçirmek için bütün çabalarım harcadılar ve Haçlı Seferi hazırlamayı çok istediler. Fakat devletler arasındaki menfaat ayrılıkları buna imkan vermedi. Durumun böyle olduğunu mutlaka bilen Yavuz'un, hıristiyanlara bazı haklar tanırken, bir Haçlı Seferi hazırlanabilir endişesinin tesiri altında bulunduğunu kabul etmek çok zordur. Kudüs ve civarında bulunan hıristiyanların, Memlûklara bağlı kalmağı düşünmeleri şıkkı ise birinci şıktan daha kuvvetli görünmemektedir. Çünkü Kudüs'teki hıristiyanlara en çok zulüm yapan devletlerden birisi de Memlûklar devleti olmuştur. Kaldı ki, Memlûk Devletinin yıkılışı, yeniden bir İslam devleti kurulduğuna göre, buradaki hıristiyanlar için bir ma'na da ifade etmezdi. Onun için Yavuz'un, hıristiyanların ata ve eşeğe binmelerine bile müsaade etmedi denmiş olmasına rağmen, vicdan hürriyyetine değer vererek böyle hareket ettiğini kabul etmek, diğer noktalardan daha çok üzerinde durulması gereken bir hal olur.

Yavuz Sultan Selim, halkın sevgisini kazanma yolundaki politikasının gerçekleşmesi hususunda hiçbir fedakarlıktan çekinmiyordu. Havanın birdenbire bozuşu, çok mikdarda yağmur yağışı,, hatta soğuğun birden bire artarak, buralarda nadir olarak görülen kar yağışı bile ona pilanlarını değiştirtemedi. Onun için Kurban Bayramını Gazze'de kutlayan Padişah, Ibrahim Peygamber'in mezarını ve öteki mukaddes yerleri ziyaret etmek üzre akşama kadar süren bir yolculuktan sonra Halilü'r - Rahman'a gitmiş ve ertesi gün yine karargahına dönmüştü. İşte bu arada idi ki "tabi u alem sahibi" olan Beni Vail Şeyhi Ahmed ibn Bakar dahil olmak üzre bazı Arab kabile reisleri gelerek Padişah'a itaat ettiler. Padişah bunlar için de eski statülerin devamım kabul etmiş, ayrıca, tahmin ettiklerinden çok fazla ihsanda bulunmuştu. Anlaşılıyor ki Yavuz Sultan Selim, Memlûklara son darbeyi vurmağa hazırlanırken, işgal ettiği topraklarda onlara dost ve kendisine düşman olabilecek her unsuru ortadan kaldırmak istemektedir.

Gazze Salihiyye Arasındaki Çöl

Halilü'r-Rahman'dan Gazze'deki karargahına dönen Yavuz, burada kaldığı üç gün içinde pilanlarını yeniden gözden geçirdi, Memlûk emirleri arasındaki anlaşmazlığı daha da artırmak için gerekli teşebbüsleri yaptı, Gazze - Mısır arasını onüç menzile ayırdı. Ancak Gazze'den Salihiyye'ye kadar devam eden bir yer vardı ki burayı aşmak cidden güçtü. Develerin bazan hörgüçlerine kadar kumlara gömüldüğü çok kurak ve korkunç olan bu çölden, su işi hal edilmiş olsa bile, bir orduyu bütün ağırlıkları ile geçirmek elbette büyük sıkıntılar doğuracaktı. Ayrıca, Osmanlılara dost olması ihtimali pek az olan bedevi arabların, bu çölde yapacakları hücumları da göz önünde bulundurmak icabediyordu. Bu sebepleri de dikkate alan ve Mısır seferine öteden beri muhalif olanlar bir defa daha Padişah'ı yolundan çevirmeğe çalıştılar ise de teşebbüsleri aleyhlerine oldu, Padişah kararından dönmedi ve Gazze'deki hazırlıklarını bitirdikten sonra, Katya'da kendisini beklemek üzre, öncü olarak Sinan Paşa'yı 6000 kişi ile yola çı-kardı, bir gün sonra da kendisi hareket etti. Şimdi ordu büyük bir kum denizinde yürüyordu. Ancak yıllardan beri bulut yüzü görmeyen bu bölgeden geçildiği sıralarda bol mikdarda yağmur yağdığı için yakıcı kumlar hararetlerini kaybetmiş, bununla beraber çekilen sıkıntı yine de büyük olmuştu. Bilhassa topların taşınmasında büyük güçlüklerin meydana geldiği anlaşılmaktadır. Fakat yedek atlar koşulmak suretiyle 'bu mesele de halledilmişti.. Sıkıntıyı artıran sebeplerden birisi de bu çölde Memlûk askerleriyle karşılaşılması ihtimali idi.

Tumanbay'ın Aldığı Tedbirler

Böyle bir hareket vuku bulduğu takdirde esasen askerleri ve atları çok yorgun düşmüş olan Osmanlı ordusu çokça hırpalanabilirdi. Ancak, Memlûklar böyle bir teşebbüste bulunmadıkları için Osmanlı kuvvetleri yalnız çölün ya-sattığı güçlüklerle karşı karşıya kaldılar ve bu güçlükleri de, aldıkları türlü tedbirlerle, yenerek Salihiyye'ye gelmek suretiyle çölün en korkulu tarafım geçmiş oldular. Fakat bundan sonra da yeni sıkıntılar başgösterdi. Bunlardan birincisi, bedevi Arab kabilelerinin sık sık orduyu rahatsız etmeleri idi. Çünkü Memlûk sultam, getirilecek her Türk kafasına bu başın ağırlığı kadar altın vereceğini ilan etmişti. İkincisi de, Tumanbay'ın bir savaş için hazırlanmakta olduğunun duyulması idi. Bu haberi, ordunun Salihiyye'den Kahire'ye doğru yol aldığı sıralarda Mısır yönünden gelen iki kişi getirmişti. Bunlar, Tumanbay'ın Ridaniyye'de iki ay kadar çalışarak hendekler kazdırdığını, istihkamlar yaptırdığını, buraya iki yüz kadar top yerleştirdiğini ve ordugahını orada kurduğunu bildirdiler .

Gerçekten Tumanbay toplayabildiği kuvvetlerle Kahire'ye giden yol üzerinde bulunan Ridaniyye köyü önündeki istihkamların arkasında mevzilenmiş, İskenderiyye ve Mısır'dan getirilen ve Frenkler tarafından kullanılacak olan topları da Adiliyye denilen mevkide kumlar altına gizlemişti. Bir taraftan Mukattam dağına bir taraftan da Nil nehrine dayatılmış olan Memlûk cephesi, askerlik bakımından, ilk bakışta, kusursuz gibi idi. Çünkü türlü imkanlardan faydalanmış olan Tumanbay, bu cephenin iki kanadını iki yanda tabii arızalara dayamış, geri kalan kısmını ise çok güvendiği süvarisi ve fazla olarak topçusu ile tutmuş bulunuyordu. O belki de burada Osmanlıları durdurabileceğini, hatta geriye atabileceğini düşünmüştü. Böyle bir halin vukuu ise Osmanlı ordusu için büyük bir felaket olurdu. Çünkü şimdi bu ordunun gerisinde, güçlükle geçilebilmiş olan bir çöl ile Osmanlılara asla dostluk göstermemiş olan bedevi Arab kabileleri vardı.

Padişah Savaş Pilanını Değiştirdi

Bu itibarla Osmanlı komuta heyetinin çok ihtiyatlı hareket etmesi ve bu tahkimli cepheye çarpmaması veya onu zararsız hale getirmesi gerekiyordu. Onun için daha ileride bulunan Sinan Paşa'nın, aldığı haberlere dayanarak, yukarıdaki bilgileri göndermesinden ve casusların da bu haberleri teyid etmesinden sonra Bulbeyse gelmiş olan Padişah, yeniden bazı kararlar almağa ve planlar çizmeğe mecbur oldu. Bunlara göre, müstahkem mevzie çarpılmayacak, Mukattam dağı dolaşılarak Memlûk ordusu yan ve gerilerinden vurulacaktı. Plan uygulanabildiği takdirde Memlûkların birkaç aydır durmadan çalışarak meydana getirmiş oldukları tahkimli hattın ve buralara yerleştirmiş bulundukları topların hiçbir önemi kalmayacaktı. Memlûklar bu hali haber alsalar bile kısa zamanda cephe değiştirmeleri çok güç olacak, hatta mümkün olamayacaktı.

Bir öğle vakti Osmanlı ordusu, Memlûk kuvvetlerinin toplandığı Ridaniyye köyüne pek yakın olan Birketü'l-Hacc denilen yere geldi ve savaş nizamına burada girdi. Sağ kol'a, Anadolu Beylerbeyi Mustafa Paşa, sol kol'a ise küçük Sinan Paşa komuta edecekti (3 60). Vezir-i A'zam Sinan Paşa, ordunun merkezinde bulunuyordu. Padişah'a gelince o, Birketü'l-Hacc'a gelindiği günün gecesinde, bir kısım süvari kuvvetleri ile Mukattam dağım dolaşarak Memlûk ordusunun yan ve gerilerine sarkmıştı.

Savaş, 922 Zülhicce'sinin yirmi dokuzuncu (22 Ocak 1517 Perşembe) günü sabahının erken saatlarında başladı. Osmanlılar, bir yandan hafif kuvvetlerle, Memlûkların daha önce tahkim ettikleri hatta saldırdılar, bir yandan da, Mukattam dağını dolaşan esas kuvvetleriyle Memlûk ordusunun yan ve gerilerine şiddetle taaruz ettiler. Beklenilmeyen bir taraftan yapılmış olan bu taaruz, bir an Memlûklar üzerinde büyük bir şaşkınlık husûle getirdi. Çünkü bu hal karşısında, tahkim etmiş oldukları hat boyunca yerleştirilmiş olan topların çoğu ateş etme imkanından mahrûm kalmış ve kazılmış olan hendekler bir işe yaramamıştı. Bununla beraber Memlûkların şaşkınlığı uzun sürmemişti; kısa zamanda onlar da Yavuz'un kuvvetleri karşısında yeni bir cephe kurmuş, hatta top'lardan bir kısmını bu cepheye getirerek ateşlemeğe bile muvaffak olmuşlardı. Ancak bu savaşta galiba iki tarafın topları da pek işe yaramadı. Çünkü Osmanlı toplarının ve ateşli silahlarının daha ilk atılışında her tarafı duman kaplamış ve hemen bu anda boğaz boğaza bir savaş başladığı için, top ve tüfek dumanına atların ve insanların kaldırdığı toz da karışmıştı. Bu sebepten insanlar birbirlerini göremez oldular. Bununla beraber savaş gittikçe şiddetlenmiş, bir ara Canbirdi Gazali'nin idaresindeki kuvvetler Türk sağ kanadını tehlikeli surette sarsarak kritik bir hal meydana getirmişlerdi. Bundan başka savaş sahasının etrafında toplanmış olan Arab kabilelerinin durumu çok manalı idi. Çünkü bunlar, iki taraftan birinin, galip ihtimalle Osmanlıların yenilmesini bekliyorlardı.

Memlukların Çok Curetli Bir Kararı ve Sinan Paşa'nın Şehadeti

Böyle bir hale kanaat getirdikleri anda savaşa karışacakları anlaşılan bu insanların tehlikeli olacakları sanılıyordu. Ancak Türk kanadında husule gelen sarsıntı Sinan Paşanın gayreti ile önlendi, işte bu sıralarda Memlûkların Yavuz Sultan Selim'i öldürmeye teşebbüs ettikleri görüldü. Bu, daha önce verilmiş bir karar mıdır, yoksa o anda Osmanlıları yenebilecek tek çare olarak Padişahı öldürmek mi düşünülmüştür, başarı kazanıldığı takdirde Osmanlı ordusunun dağılacağına mı hükmedilmiştir? Bu soruları cevaplamak zordur. Ancak anlaşılan şudur ki onlar, padişahın öldürülmesini pek önemli telakki etmektedirler. Bu hal, savaşın seyrini değiştirmese bile, Merc-i Dabık'da kendilerini yenen, hükümdarlarının ölümüne sebeb olan ve bütün Suriye'yi ellerinden alan bir insandan öçlerinin alınması olurdu. Kaldı ki padişahın öldürülmesi Osmanlı ordusunun 'bozulmasına da yol açabilirdi. Sözün kısası, onların bu hareketi yapmakla neler kasd ettiklerini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Sadece, başarılması çok güç olan bu işi yapmak üzre zırhlara bürünmüş olan bir Memlûk süvari kolunun, Osmanlı ordusunun merkezine çok şiddetle çarptığı bir gerçektir.

Rivayet edildiğine göre, başlarında Sultan Tumanbay ile emir Allan ve Kurtbay'ın bulunduğu ve Padişahı ölü veya diri olarak elde etmeye and içmiş oldukları söylenen bu insanlar, tüfekli Osmanlı piyadelerini yararak Padişah'ın sancağı dibine kadar sokulmuşlar, hatta orada bulunan Vezir-i A'zam Sinan Paşayı padişah sanarak yaralamışlardı. Halbuki bu sıralarda Padişah Mukattam dağını dolaşmakta olan kuvvetlerin başında bulunuyordu. O, sağ kanattaki sarsıntıyı hatta Sinan Paşanın yaralandığım duyunca hemen "sipah oğlanlar cemaati"ni yardıma gönderdi. Ancak bu sıralarda Sinan Paşa at üstünde duramayacak hale gelmiş ve bu yüzden bir mahfeye girmeğe mecbur olmuştu. Buna rağmen bir müddet daha askerlerini teşci etmekte devam etmiş, yardımcı kuvvetlerin gelmesinden ve belki de durumun düzelmeğe yüz tutmasından sonra çadırına dönmüş ve burada ölmüştü.

Kaynakların bazılarının bahsettiği bu olay yani, başta Tumanbay olduğu halde emir Allan ve Kurtbay'ın bir kısım Memlûk kuvvetiyle Padişah'ın sancağı altına kadar gidebilmeleri ve birçok Türk'ü öldürdükten sonra kendi ordularına dönmeleri, orta çağ şövalyeliğinin yeni bir misalini vermekten başka bir işe yaramadı, savaşın neticesi üzerinde hiçbir tesiri olmadı. Çünkü saatler ilerledikçe Memlûk ordusunun durumu kötüleşmiş ve Osmanlıların ateşli silahları karşısında daha fazla direnemeyen Memlûklar, akşama doğru türlü yönlere kaçışmağa başlamışlardı.işte o gün ikindi vaktine kadar atı üstünden inmemiş olan Padişah'a bu savaş, sadece yirmibeş bin Memlûk askerinin can verdikleri Ridaniyye zaferini değil, fakat aynı zamanda bütün Mısır kıt'asını kazandırmış ve hatta kuzey Afrika memleketleri üzerinde nüfûz kurmasının başlıca amili olmuştu. Gerçi Memlûkların bundan sonra da direndikleri görülecektir. Fakat bunlar, büyük bir tehlike teşkil etmeyecek ve bir takım sokak çatışmalarıyle küçük savaşlardan ibaret olacaktır.

Ridaniyye savaşının kaybedildiğini anlamış olan Tumanbay, Adviyye'ye doğru kaçarken Memlûk emirlerinden bazılarının onunla birlikte gittikleri, bazılarının Kahire'deki zaptı güç olan binalara ve kale burçlarına sığındıkları, bazılarının ise, Kahire'deki evlerine uğrayarak at değiştirdikten sonra tekrar Tumanbay'ın yanma gittikleri duyuldu.

Padişah, kılıçtan kurtularak kaçmakta olan Memlûk kuvvetlerini takibe Rumeli askerlerini memur ettikten sonra otağına dönmüş ve alınan çok sıkı bir tertibat altında geceyi savaş, meydanında geçirmişti.

Kahire'nin İşgali

Daha bu gece, bir kısım Türk kuvvetlerinin Kahire'ye girdikleri ve Çerkeş beylerinin evlerini yağmaladıkları anlaşılmakta ise de bunların, şehri işgal için gönderilmiş olan kuvvetler olduğu düşünülemez . Ancak savaştan bir gün sonra Kahire'nin Türk hakimiyetine geçtiği kabul olunabilir. Çünkü savaşın ertesi günü Padişah bir taraftan Sinan Paşa ve diğer şehitlerin cenaze törenlerini yaptırırken bir taraftan da "divan-ı ali kılıb" gerekli müzakerelerde bulunmuş, esirlerin öldürülmesini emretmiş, askerlerin Kahire'ye girmesine izin vermiş ve halk müstesna olmak üzre, cündilerin evlerinin yağma edilmesine müsaade etmişti. Bu hal, Kahire'nin resmen işgali tarihi olan 1 Muharrem 923 (24 Ocak 1517) tarihine kadar devam etti. Çünkü bu tarihte Ridaniyye'de toplanmış olan Divan, şehrin işgali için kuvvetler göndermiş ve aynı zamanda teslim olmayı kabul edenlerin affedileceklerini ilan etmişti. öte taraftan Padişah ve etrafındakiler, savaş sahasında ölenlerin gömüle-memesinden dolayı husule gelen pis kokudan rahatsızlık duydukları için "otağ-ı hümayûn" un Bulak kasabası civarındaki Vastaniyye'ye nakli kararlaştı. Onun için 26 Ocak 1517'de Ridaniyye'den ayrılan Padişah, Kahire'ye gelmiş, burada halk tarafından alkışlanmış ve gerekli yerleri gezdikten sonra "cezire-i Vastaniyye dimekle ma'rûf yerde Bulak kurbmda" kurulan otağına gitmişti.

Savaşı takip eden iki üç gün içinde Kahire'de neler olduğu bilinmemektedir. Ancak müstevli bir ordunun yapabileceği kötülüklerin belki en azı bu şehirde yapılmıştır. Çünkü Kahire'nin işgalini müteakip hemen "münadiler" sokaklarda "eman-ı Sultan ibn Osman deyû" bağırmışlar ve ''her kişi emn ü eman üzre olub dükkanın açub satuda ve pazarda olsunlar" demişlerdi. Onun için bir an şehirde sükûnet ve tabii hal geri gelmiş gibi oldu ve halk, iş ve güciyle meşgul olmaya başladı.

Tumanbay'ın Kahire Baskını

Bununla beraber, büyük bir devletin hemen çökmüş olabileceğini kabul etmek, türlü bölgelerde, türlü şekillerde olayların meydana gelmeyeceğini ummak ve Tumanbay gibi cesur, gayretli, aynı zamanda vatansever bir hükümdarın rahat duracağını düşünmek elbette hatalı olurdu. Nitekim O, etrafına toplanmış olan 7- 8 bin kişilik bir kuvvetle Osmanlıları iz'aca başladı. Bu kadar az bir kuvvetle Osmanlı ordusunun yenilemeyeceğini Tumanbay ve yanındakiler elbette biliyorlardı. Fakat anlaşıldığına göre vatanlarına karşı besledikleri sevgi, hasımlarına karşı duydukları nefret ve kin, halktan gördükleri yakınlık ve nihayet Osmanlı ordugahına yapılacak başarılı bir baskının verdiği ümit, bu insanların gayretlerini kamçılamıştı. Gerçekten Tumanbay, Padişah'ın "mevkibine" bir baskın yapmayı tasarladı. Fakat bunun duyulduğunu, bu yüzden Osmanlı ordugahında gerekli tedbirlerin alındığını işitince bundan vazgeçmiş ve 28 Ocak 1517'de Kahire'ye girmeği daha uygun bulmuştu. Çünkü O, bu hususta şehrin ileri gelenleriyle anlaşmış bulunuyordu. Onun için bir gece yatsı vaktinde şehre bir baskın yaptı. Bu baskın, önceden haber alınamadığından, Kahire'de bulunan muhafız Osmanlı askerleri için bir felaket olmuştu. Çünkü Memlûklar, bunlardan ele geçirdiklerini kamilen öldürdüler, geçit yerlerini tutarak metrisler kurdular ve gerekli yerlere toplar yerleştirmek suretiyle yeniden bir direnme yuvası meydana getirmiş oldular. Padişah'ın bu olaydan aynı gecede haberdar edildiğini ve bunun üzerine gerekli tedbirlerin alındığını, topların ateşe hazır duruma getirildiğini ve tüfekçilerin, çadırları önünde silahlarını atmaya memur edildiklerini görüyoruz.

Osmanlılar Tarafından Kahire'nin Yeniden Zaptı

Ordugahta bu hal sabaha kadar devam etmiş fakat şehirdeki Osmanlı askerlerine aynı gece içinde yardım edilememişti. Ertesi gün toplanan Divan'da olayın bastırılması görevi vezir Yunus Paşa'ya verdi.

Anadolu Beylerbeyi Mustafa Paşa, Yeniçeri Ağası Ayas Ağa ve Emir-i Alem Ferhad Ağa'da onun emrinde olacaklardı. Askerlerinin en seçkinlerini yanlarına alan bu kumandanlar hemen o gün harekete geçtiler ve iki koldan Kahire üzerine yürüdüler ise de geceden hazırlanmış barikatlarla karşılaştılar. Bunların arkasına mevzilenmiş olan Memlûklar bir müddet Osmanlılar üzerine ok yağdırmış, fakat Osmanlı toplarının işe müdahalesi sonunda barikatlar yıkılınca, zırhlı Çerkeslerle Türkler arasında göğüs göğüse bir boğuşma başlamıştı. Bu arada, fedakarlıkta erkeklerden geri kalmak istemeyen kadınlar, ellerine geçirdikleri her şeyi binalardan ve pencerelerden Türk askerlerinin başlarına fırlatıyorlardı. Atılan şeyler arasında neft ve kaynar su da vardı. Bütün bu fedakarlıklarına rağmen Osmanlı kuvvetleri onları Kayıtbay köprüsüne kadar geri sürdüler. Fakat köprünün öteki ucunda yeniden tutunmalarına mani olamadılar. Gün bu suretle bitti, ölenlerle yaralananların sayısı az olmayan bu savaşta Osmanlılar pek başarılı değildiler.

Osmanlıların yeni bir baskına karşı tedbirler aldığı, Tumanbay'ın da belki hiç uyumadan savunma için hazırlıklar yaptığı o gecenin sabahında Yunus Paşa ile Ayas Ağa yeniden harekete geçtikleri vakit Kayıtbay köprüsünde yine bir direnme ile karşılaştılar. Onun için bir süre burada pek kanlı bir savaş oldu. Civardaki bir cami'in içine ve dışına mevzilenmiş olan Memlûk kuvvetlerinin mukavemetini kırmak mümkün olmadı. Onlar, bir gün evvelki gibi kadın erkek aynı cesaret ve kahramanlıkla dövüşüyorlardı. Bir ara Tumanbay'ın da bu camide bulunduğu Padişah'a bildirilince o, hemen harekete geçerek şehre kadar gelmiş ve gerekli tedbirleri almış ise de savaştan yine bir netice alınmamıştı. Üçüncü gün Yavuz, bizzat Kahire üzerine yürüdü. Ancak Memlûklar, iki gün önce olduğu gibi şehirlerini ve evlerini aynı usullerle savunmaya devam ettikleri için Padişahın müdahalesi çok korkunç oldu, yani bir taraftan Türk topları Memlûkların tahkimli noktalarına yıldırıcı bir ateş açtı. Bir taraftan da Sultan Hasan camii yakınında toplanmış olan "kapu halkı", buldukları her şeyi Türk askerlerinin başına fırlatmakta tereddüd göstermeyen kadınları cezalandırmak için Kahire mahalle ve evlerine saldırarak eşi az görülen bir şiddet gösterdiler. Bu şiddete rağmen savaş bir süre daha devam etmiş ise de sonunda Memlûklar kaçmaya mecbur olmuşlardı. Onun için, şiddetle takib edilen bu kuvvetlerden bir kısmı esir edilmiş, bir kısmı öldürülmüş bir kısmı da Nil'i geçerken boğulmuştu. Kaçanlar arasında Tumanbay da vardı.

Yedi veya sekiz muharrem 923 (30 veya 31 Ocak 1517) de meydana gelen bu olaydan sonra ikindi vaktinde otağına dönen ve Tumanbay'ın yakalanamayışına çok si-nirlenmiş olan Padişah hırsım, yakalanmış olan binlerce Memlûk esirinin öldürülmesini emretmek suretiyle dindirdi. Memlûklara yardım eden Kahirelilerle o gün savaşta öldürülenlerin sayısı büyük bir rakama yükseliyordu . Osmanlılar bununla da yetinmemişler ve ertesi gün yeniden Kahire mahallelerinde ve evlerinde yaptıkları araştırmalar sonunda ele geçirdikleri savaşçı çerkeslerin hepsini öldürmüşlerdi. Yavuz'un, şimdiye kadar Remle ve Gazze'deki hareketi hariç olmak üzre Mısır seferine çıktığından bugüne kadar, insanlara bu derece merhametsiz davrandığı görülmemişti. Anlaşılıyor ki Memlûkların, Kahire baskınında Türk askerlerinin bütününü öldürmüş olmaları, şehri kurtarmak üzre harekete geçen Türk birliklerine karşı Kahire halkının kadınlı erkekli takındıkları düşmanca tavır, onun merhamet duygularını büsbütün karartmıştı. Bundan dolayı ele geçen suçluların hiçbiri ölümden yakasını kurtaramadı.

Ancak savaştan iki gün sonra idi ki Padişah'ın emriyle "münadiler" Kahire sokaklarında eman-i Sultan Selim ibn Osman deyu nida" ettiler. Bu ilandan sonra suçlu olub da teslim olanlar affedildiler, aksi hareket edenler yakalanınca hemen öldürüldüler..

Bununla beraber Kahire'de bir türlü sükûnet hasıl olamadı. Bunun sebeplerini idarenin yabancı bir ele geçmesinde, halkın Tumanbay'a olan sevgisinde ve onun giriştiği cüretkar teşebbüsler sonunda yeniden şehre ve belki de bütün memlekete hakim olacağım düşünmesinde aramalıdır. Halbuki her tarafa fetih - nameler göndermiş olan Padişah, bir an önce Kahire'ye girerek kazandığı büyük zaferlerin meyvesini bu suretle devşirmek ve belki de hutbede kendi adının Arablar tarafından zikredildiğini duymak istiyordu. Fakat şehirde sükûnet hasıl olmadığı için bu mümkün olmadı. Ancak bu sıkıntılı anda onu biraz ferahlatan bir haber geldi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı-Memlük Münasebetleri ve Memlük Devletinin Yıkıl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 04:17

Canbirdi Gazali Teslim Oluyor

Bu, Osmanlıları türlü yerlerde türlü şekilde büyük zararlara uğratmış olan Canbirdi Gazali'nin teslim olma haberiydi. Ridaniyye savaşından sonra Salihiyye tarafına kaçmış olan bu zat, artık yapılacak bir iş kalmadığına hükmederek, affı için Padişah'a ricacılar göndermişti. Bu dileği kabul eden ve ayrıca kendisine çok iltifatta bulunan Padişah ona aynı zamanda Sofya sancağını verdi. Ancak Gazali'nin teslim oluşu da fitnenin sona ermesine hizmet etmemişti. Çünkü, Kahire'deki sokak savaşlarım kaybettikten sonra Tumanbay, Nil'i geçerek karşı tarafta Manfalût yakınında durdu. Savaştan kaçıp kurtulanlardan bir çoğu da onun yanına gelmişlerdi. Bunlar o civardaki Arab kabilelerinden, özellikle "Havvara (Hawwara) urbamndan nusrat ve müzaheret taleb eylediler ve üç sene öşr ve haraç" dan muaf tutulacaklarım va'd ettilerse de bunlar, "biz bir bölük urban taifesiyüz, tüfenk çengine kudretimiz yokdur" demek suretiyle Tumanbay'a yardıma yanaşmadılar.

Bu halden büyük üzüntü duyduğu muhakkak olan Tumanbay, ihtimal Gazali'nin teslim olduğunu da işittiği için, bu teslim tarihinden sonra, yani 17 Muharrem'de (9 Şubatda) kadı Abdü's-Selam'ı Padişah'a göndererek itaat edeceğini bildirdi. Bu isteği memnuniyyetle kabul eden Padişah, ona bir "eman - name" gönderirken Hayırbay ve Paşalar da birer mektup yollamışlardı. Ancak Tumanbay'ın bu sıralardaki faaliyyeti dikkate alındığı takdirde, böyle bir isteğin vukubulduğunu şüphe ile karşılamak gerekir. Çünkü bu sıralarda onun etrafında beş altı bin kişi toplanmış, ayrıca Ridaniyye savaşından kaçabilen Fayyûm kaşifi Canim Seyfi bir iki bin kişi ve 400 sandal ile onun yanına varabilmişti. Bundan dolayı Tumanbay, itaat etmek şöyle dursun, yanındaki 7-8 bin kişilik bu kuvvetle Padişah'ın "cezire-i Vastaniyyede" ki karargahında Tumanbay'a bir baskın yapmayı bile tasarladı. Ancak, birkaç ihanet defa ihanete uğradığı iddia olunan Tumanbay, bu defa gerçekten bir sadakatsizliğin şahidi oldu. Çünkü Canim Seyfi ile ümeradan Ebû Hamza adlı birisi, Memlûkların, artık her şeyi kaybettiklerini kabul ediyor ve bundan sonra yapılacak olan herhangi bir hareketten fayda ummuyorlardı. Bu sebepten dolayı Tumanbay'ın tasarladığı son baskım lüzumsuz gören ve Yavuz'a sığınmayı çıkarlarına daha uygun bulan bu iki zat, üç dört yüz kişiye varan maiyyetleriyle birlikte Tuman-bay'ın karargahından gizlice ayrılarak Padişah'ın yanma gelmişler ve onu, yapılacak baskından haberdar etmişlerdi. Bunun üzerinedir ki Tumanbay, Padişah'ın karargahına yapacağı baskından vazgeçerek bir gece yeniden Kahire'ye girmeğe teşebbüs etti, fakat sabaha kadar yaptığı saldırıdan hiçbir netice alamayarak tekrar Cize tarafına kaçtı. Padişah bu defa onun üzerine Canım Seyfi komutasında sandallarla Nil üzerinden kuvvetler sevk etti. Birkaç bin kişiden ibaret olan bu kuvvetlerin elinde toplar da vardı.

Yavuz'un Kahire'ye Girişi

Fakat bunlar, Memlûklarla yapılan ve iki gün süren savaşta bir. başarı kazanamayarak Kahire'ye doğru çekildiler. İşte bu ve buna benzer hallerden çok sıkılan Yavuz, bu 'saldırılara bir son vermek üzre Arab adet ve geleneklerini iyi bilenlerle müşaverede bulundu ve bu arada Gazali'den de sükûnetin nasıl sağlanabileceği hakkında fikirlerini sordu. O, hemen Kahire'ye girilip yerleşilmesini tavsiye etmişti. Padişah'ın bu tavsiyeyi ne derece dikkate aldığını bilmiyoruz. Gerçek olan şudur ki Yavuz 23 Muharrem 923 (15 şubat 1517) de parlak bir zafer alayı ile Kahire'ye girerek kaledeki "Yusuf Nebi Aleyhisselam tahtına" oturdu. İşte bu tarihten sonradır ki Yavuz Mısır sultanı olarak görülmeye baş-landı, adına paralar basıldı; 28 Muharrem Cuma (20 Şubat) günü Kahire camilerinde yine onun adına hutbeler okundu; Padişah'ın şehre girmesi münasebetiyle eğlenceler tertiplendi. Bu olayı duyanlar,, isteyerek veya istemeyerek onu tebrik ettiler. Bunların arasında Nablus şeyhlerinden emir Tarabay bin Karaca da vardı. Bu zat Padişah'ın "taht-i Yusuf" a oturduğunu duyduğu vakit çok memnun olduğunu ve bu yüzden "secde-i şükürler" yaptığım bildiriyor, bununla yetinmeyerek Yavuz'a ''Padişah-i İslam" ünvanını veriyor ve ona nusret diliyordu. Fakat bütün bu hallere rağmen Kahire'de büsbütün bir huzur ve sükûnet hasıl oldu ve rahat bir hayat başladı denilemezdi.

Tumanbay, Osmanlı Elçisini Yine Öldürdü

Bununla beraber Türklere karşı direnme gücü gün geçtikçe azaldı, bu güç Tumanbay'ın yaptığı cesûrane ve fakat başarısız saldırılar sonunda ise daha da zayıfladı, ihtimal bundan sonradır Tumanbay Kadı Abdü's-Selam'ı Osmanlılara göndererek, anlaşmak üzre, bir murahhas yollamalarım istedi. Halifenin ve dört mezheb kadılarının da işe karışması ve ihtimal bunların tavassutu üzerine Padişah, Tumanbay'ın dileğini kabul etmiş, elçi olarak eski Anadolu defterdarı Mustafa Çelebi'yi halifenin ve Hayırbay'ın bir mektubu ile birlikte ona göndermişti. Elçinin maiyetine ayrıca 500 kişilik bir silahlı kuvvet verilmişti. Böylece Memlûk karargahı civarına gelen Mustafa Çelebi, askerlerine gerekli düzeni verdikten sonra, birkaç kişi ile birlikte Tumanbay'ın yanma gitti ve Padişah'ın mektubunu sundu. Söylendiğine göre elçinin götürdüğü mektupta çok mülayim teklifler bulunmakta ve bilhassa hutbe ve sikke Yavuz'un adına olmak üzre, Tumanbay yine Mısır sultanlığında bırakılmakta idi. Fakat, eğer bilmediğimiz daha başka zorlayıcı sebepler yok ise o günkü durum, böyle bir teklifin yapılacağım asla gerektirmemekte idi. Çünkü en büyük güçlüklere göğüs gerilerek büyük savaşlar kazanılmış, Mısır topraklan baştan başa işgal edilmiş ve şimdi sadece çete savaşlarım çok ileri geçmeyen direnmelerden başka bir şey kalmamıştı. Bu 'direnmeler ise büyük ve azimli Türk Padişahının ne cesaretini kırabilecek, ne de onu emellerinden uzaklaştırabileoek mahiyette idi. Tersine olarak, bu direnmeler Yavuz'un sabrının ve merhametinin gittikçe tükenmesine ve Memlûklara karşı daha şiddetli hareket etmesine sebep olmuştur ki kanaatımıza göre bu, Selim'in karakteri dikkate alındığı takdirde, en doğru bir istidlaldir. Belki de Padişah, Tumanbay'ı ele geçirmek için yukarıda söylediğimiz teklifleri yapmıştır. Çünkü Tumanbay'ın Padişah'a iltica etmek isteyişinin başta gelen sebebi, Nil'in batısına geçerek Kudüs ve Şam taraflarına gitmek için zaman kazanmaktı. Diğer taraftan Tumanbay'ın kendi fikriyle hareket edemediği, bir takım baskılara maruz bulunduğu ve yanında bulunanların telkinlerine uyarak hislerine mağlub olduğu görülmektedir.

Belki de bu sebeplerden dolayı o, Türk elçisini öldürdü, maiyetindeki kuvvetlere hücum etti ve sonra da düşünülen semte doğru harekete geçti.

Elçisinin öldürüldüğünü duyan Yavuz, bu harekete çok sinirlendi ve bu yüzden, belki de affetmeyi düşündüğü esir çerkes emirlerinin ve askerlerinin hepsini öldürttü. Ancak bu tedhiş hareketi de fazla bir şey sağlayamadı. Bir an geldi ki yollar kesildi, gıda maddeleri gelmemeye başladı ve bu sebepten ordugahta sıkıntıya düşüldü. Bunun üzerine Padişah, Tumanbay'ı yakalamak için bizzat harekete karar verdi ve hemen bir kısım askeri gemilerle Nil'in karşı tarafına geçirtmeye başladı. Fakat tam bu esnada Tumanbay'ın yeni bir hücumu, Osmanlıları tehlikeli bir hale düşürdü. Ancak Padişah'ın acele yardımcı kuvvetler göndermesi ve bir taraftan da Gazale kabilesi şeyhi emir Hammad'ın Tumanbay'ı tehdidi durumun düzelmesine ve Tumanbay'ın Ehram dağına doğru çekilmesine sebep oldu.

Tumanbay'da ümitsizlik

İşte bu esnada Tumanbay'a bir mikdar askerle dostu Kait Recebi (Qait Radjabi) iltihak eyledi, Bununla beraber mücadeleye atılmış olanlarda bundan sonra her şeyin sona ermek üzre olduğunu gösteren bir ümitsizliğin başladığı sezilmektedir. Çünkü bu anlardadır ki Ridaniye savaşından sonra husule gelen olayları ve bu arada Hayırbay ile Gazali'nin ihanetini anlatan Arabça bir kaside söylendi ve bu kaside "ehramın bir dağı üzerine hakk" edildi. Fakat bu ümitsizlik içinde bile gayretli Tumanbay ile vatansever arkadaşları, Dehşûr'a giderek 3 yıllık vergiden muaf tutulacaklarını vadetmek suretiyle etraflarına çok mikdarda insan topladılar ve bunları Şad Bey'in komutasında yeniden bir savaş için hazırlamaya başladılar.

Canbirdi Gazali'nin Görevi

Bu hazırlıkları ve Arab kabilelerinden bazılarının Tumanbay'a katıldığını duyan Yavuz, bunlara nasihat etmek ve gerekenlerin hakkından gelmek üzre Canbirdi Gazali'yi görevlendirdi. Bunun üzerine 500 Memlûkle harekete geçen Gazali Arabların ordugahını ansızın basarak onlardan bir kısmını öldürdü, kadın ve çocuklarım esir etti ve bunları Kahire'nin Rumeli çarşısında sattırdı. Bu hal Arabların büsbütün çileden çıkmalarına ve Seyyidi Yahya idaresinde toplanarak daha da kötü hareket etmelerine sebep olmuştu.

Tumanbay'a Gönderilen Son Elçi

Fakat biraz önce de söylendiği gibi her kötü hareket Padişah'ı, isyancılar hakkında daha şiddetli tedbirler almaya sevk ediyordu. Bununla beraber Padişahın, Vezir-i A'zam Yunus Paşa'nın tavsiyelerine uyarak, Tumanbay'a yeniden bir elçi gönderdiği söylenmektedir. Bu elçi Tumanbay'a daha önce yapılan teklifleri yeniliyecek ve bunlar üzerinde müzakerelerde bulunacaktı. Fakat Tumanbay'a şimdiye kadar gönderilmiş olan elçiler öldürüldüğü için bu defa, Yavuz'a sığınmış olan Memlûk emirlerinden birisinin gönderilmesi düşünüldü ve bu sebepten elçilik görevi, "vaktiyle Sultan Gavri'nin ambar müfettişi bulunan emir Hoşkadem'e verildi. Ancak Dehşûr'da Memlûk komutanı Şad Bey (Shadbak) ile' buluşan Hoşkadem, bir anlaşmaya varamadı. Aksine olarak ikisi arasındaki tartışmalar o kadar sertleşti ki sonunda bu iki zat vuruştular. Memlûk kuvvetlerinin de işe müdahalesi, Osmanlı elçisinin geri dönmesine sebep oldu.

Bundan sonradır ki, olayları kesin surette bitirmeğe karar vermiş olan Yavuz, 21 Safer'de (15 Martda) Birketü'l-Habeş'de karargahım kurdu. Kahire'de Vezir-i A'zam Yunus Paşa idaresinde bırakılmış olan 40 bin kişi hariç diğer kuvvetler Padişah'la birlikte idi. Burada bir süre hazırlık yapan Padişah, 923 Rebi'ül-evvelinin birinci (24 Mart 1517) günü ordusunu Nil'in karşı kıyısına geçirmeğe başladı.

Tumanbay'ın Yakalanışı

Ancak durumu yakından izlemekte olan ve yanında toplanan on bin kişiye çok güvenmiş olduğu anlaşılan Memlûk komutam Şad Bey'in, Rebi'ül - evvel'in ikinci günü (25 Mart) Osmanlı kuvvetlerine saldırdığı, fakat bir başarı -sağlayamadığı, yanındaki kuvvetlerden bir kısmının dağıldığı, bir kısmının öldüğü, kendisinin de 500 kişilik bir kuvvetle Tumanbay'ın yanına kaçabildiği söylenmektedir. Fakat bundan sonra bile yılmayan Tumanbay, yeniden asker toplama teşebbüsüne girişmiş, fakat bundan bir netice alamadığı için Ummü'd-Dinar taraflarına çekilmek zorunda kalmıştı. Bundan sonradır ki Tumanbay'a, yeniden kuvvetlenme imkanı veya kaçma fırsatı bırakmış olmamak için Yavuz Sultan Selim, yanında Sultan Kansu Gavri'nin oğlu Muhammed olduğu halde Rebi'ül - evvel'in üçüncü günü (26 Mart) Nil'in karşı tarafına geçerek fener ve meş'alelerin ışığı altında Memlûkların peşine düştü ve ertesi gün öğle vaktine kadar onları izledi. Hayırbay ile Canbirdi Gazali ve Rumeli Beylerbeyi Mustafa Paşa, ta'kib işine daha sonra da devam ettiler, o gün o gece durmadan at koşturdular ve ertesi gün öğle vaktinde Memlûklara yetiştiler. Artık direnme imkanı kalmadığım anlamış olan Tuman-bay kaçmak istemiş ise de muvaffak olamamış ve Osmanlılara esir düş-müştü.

İbn Bakar'a sığınmış olan Şad Bey'e gelince o, sığındığı zat tarafından Gazali'ye teslim edilmiş, fakat Yavuz, ona da Tumanbay gibi değer vermişti . Ancak onlara karşı gösterilen yakınkk uzun sürmedi. Çünkü Tumanbay'ın yakalanması olayın-büyük bir memnuniyyet duyan Padişah hem bundan dolayı hem de Tumanbay'ın yakalandığım her tarafa duyurmak için Kahire'de üç gün şenlikler yaptırdığı halde halktan büyük bir kısım Tumanbay'ın yakalandığına inanmıyordu. Bu esnada Mardin kalesinin Kızılbaşlardan kurtarıldığına dair gelen haber dahi Tumanbay'a karşı bir sempati ve yakınlık içinde bulunan Sünni Kahire halkı için bir imana ifade etmemiş, sözün kısası Mısırlıların Yavuz'a karşı bir sevgi duymaları mümkün olmamışdı.

Bir an geldiki Kahire'de esen hava, Tumanbay'ın hayatta kalmasına müsaade etmeyecek kadar kritik bir hal aldı. Çünkü, vatan severlik, kahramanlık ve daha birçok güzel vasıfları şahsında toplayan, ayrıca fakirleri ve hayır sahiplerini çok koruduğu bilinen Tuman-bay'ın halk tarafından tutulması ve sevilmesi, Mısır'ın geleceği bakımından düşünülmesi gereken bir haldi. Nitekim orada burada, hatta Yavuz'un işitebileceği yerlerde bu halk, Allah Sultan Tumanbay'a yardım etsin diye bağırmaya başlamıştı, öte taraftan ona düşman olanların boş durmadığı ve Padişah üzerinde tesirli olabileceklerini kabul ettikleri şahıslara ve özellikle Şehsuvar oğlu Ali Bey'e Tumanbay'ın öldürülmesi hususunda telkinlerde bulundukları söylenmektedir.

Böyle bir hal var ise Padişah'ın bu telkinlerin ne derece tesiri altında kaldığı bilinemez. Fakat şuna inanılırki, hüküm sürdüğü memlekette karışıklıklara son vermek ve idarede tek kalmak için kardeşlerini ve kardeş çocuklarını tereddüt etmeden öldürtebilen Yavuz Selim, aynı düşünceler ile Tumanbay'in öldürülmesini zaruri görmüş ve 13 nisan 1517'de Babü'z-züveyle'de astırmak suretiyle onu öldürtmüştü. Ancak, Tumanbay'ın cenazesinin hükümdarlara yakışır bir surette kaldırılmasını emreden Padişah, cenaze masrafı olarak gerekli parayı vermiş, cenaze namazında bizzat bulunarak fakirlere çok mikdarda sadaka dağıtmış ve onun, daha önce Sultan Gavri din Reis'i Padişah'a yollamıştı. Kurtoğlu'nun bir kısım donanma ile İskenderiyye limanına girdiğini, İskenderiyye Bey'i bildirdiği vakit Padişah, onun acele Kahire'ye gelmesini istedi. Bundan dolayı Kurtoğlu hemen İskenderiyye'den Reşid'e, oradan da Nil nehri yoluyla Padişah'ın bulunduğu yere gelmiş ve gemilere yelken indirterek Padişah adına Gülbank çektirmişti.

Padişah Ravza Adasında

Daha sonra Padişah tarafından kabul olunan ve Padişah'ın elini öpmek şerefini kazanan bu Reis, getirdiği değerli hediyeleri sunmuş, donanma hakkında Padişah'ın sorduğu sualleri cevaplamış ve Oruç Reis'in yaptığı gazaları ve kazandığı zaferleri anlatmıştı. Birkaç gün sonra Muslihu'd-din Reis'in gemisiyle Nil'de bir gezinti yapan Padişah ilk defa olarak Nil mikyasının bulunduğu Ravza adasına gitmiş oradaki kasrı görmüş ve geceleyin tekrar ordugahına dönmüştü. Bundan sonra birkaç defa daha Ravza adasına giden Padişah, güneş sıcaklığının artması üzerine, daimi olarak burada oturmaya karar verdi ve bu kararım uyguladığı vakit "asker'i Rûm, cezirenin etrafına" yerleşti.
Yavuz'un bu adada bulunduğu süre içinde bazı olaylar cereyan etti.

Osmanlı Donanması İskenderiyye'de

Bunların birincisi Yavuz'a karşı yapılan bir sûikasd, ikincisi Padişah'ın Nil'e düşerek ölüm tehlikesi geçirmesi, üçüncüsü de, Osmanlı donanmasının İskenderiyye'ye gelmesi idi. Çünkü Yavuz, Şam'ı işgal ettiği sıralarda, İstanbul muhafazasında bırakılmış olan Piri Paşa'ya, askerin ihtiyacım karşılayacak gıda maddeleriyle birlikte donanmanın Mısır'a doğru yola çıkarılmasını emretmişti. Bu emre göre "80 kıt'a yarar gemi ve yirmi kıta dahi kadırga, kayık kısmından ki cem'an 100 kıt'a gemi"nin Nevrûz'da yani 9 Mart'da hazırlanmış olması lazımdı. Fakat biraz sonra bu kadar çok geminin donatılmasının güçlüğü takdir edilerek "20 kıta mavuna ve 40 kadırga ve 10 kayık ve 2 kalitenin" hemen Gazze'ye doğru yola çıkarılması istendi.

Yine bu emre göre, Anadolu ve Rumeli'de bulunan acemi yeniçeri oğlanlarından iki bin kişinin tüfek ve diğer silahları ile birlikte gönderilmesi, ayrıca 3000 tüfek, yetecek kadar kurşun, güherçi-le, nal, mıh, ayakkabı ve askere lazım olan diğer mühimmat ile gıda maddelerinin ve giyim eşyasının, aynı zamanda ordu için "erbab-ı sanayiin esnafından" lüzûmlu olanların da yollanması gerekiyordu. Emri alan ilgililer, hemen harekete geçmişler ise de bunları kolayca sağlayamamışlardı. Çünkü özellikle mevsim onlara giriştikleri teşebbüslerde engeller çıkarmış, yani o yıl Anadolu ve Rumeli'de görülmemiş bir kış olmuş, "Galata boğazı defeatla" donmuştu. Bununla beraber yeniden yapılan ve Galata limanında bulunan gemilerle Gelibolu'da bulunanların sayısı, Padişah'ın istediğinden fazla olmuş yani yüz altı parçalık bir donanma, Nevrûz'dan bir ay önce harekete hazır bir hale getirilmişti. Bunların arasında altı top ve beş at gemisi de vardı. Padişah'ın bütün istedikleri ile "yirmi yedişer vakıyye demür atar" iki büyük darb-zen de bu gemilere yükletilmiş ise de, mevsimin müsaadesizliği yüzünden İstanbul'dan ancak Rebi'ül-evvel'in üçüncü Perşembe (26 mart) günü hareket olunabilmişti.

Görülüyor ki donanma Padişah'ın verdiği hareket emrine uyamamıştı. Kaldı ki, mevsim müsait olupda donanma istenilen tarihte hareket edebilseydi Yavuz'u, yine Gazze sahillerinde yakalayamayacaktı. Çünkü Padişah bu şehri 1517 yılının Ocak ayının üç veya dördünde terk ederek Kahire üzerine yürümüştü. Padişah'ın bu sür'atli hareketi hangi sebeplerden ileri gelmiştir, bunu kestirmek pek güçtür, ihtimal ki o, donanmanın hazırlanmasını ve yola çıkma tarihini tesbit ederken Memlûk ordusunun, 'bir müddet kendisini Gazze ve civarında işgal edebileceğini düşünmüştü. Halbuki Gazali'nin idaresindeki' kuvvetleri, Sinan Paşa'nın yenmesi ve Memlûkların, Gazze ile Mısır arasındaki çölde, Yavuz'u oyalamak için bir tedbir almamış oluşları, bu sür'atin ve donanmayı beklememenin ihtimal ki başlıca sebeplerindendir.

Daha İstanbul'da iken Mısır'ın işgal edilmiş olduğunu öğrenmiş olan donanma kumandam Ca'fer Paşa, fırtınaya tutulduğu için yollarda çok zaman kaybetmiş ve ayrıca Sakız adasında onaltı gün beklemek mecburiyyetinde kalmıştı.

Yavuz İskenderiyyeyi Ziyaret Ediyor

Daha sonra başka adalara ve bu arada Rodos'a uğradıktan sonra tekrar fırtınaya tutulan bu donanma, ancak Mayıs ortasından sonra İskenderiyye'ye varabildi. İskenderiyye Beyi'nin, donanmanın geldiğini bildiren haberinden sonra Padişah , kaptan Ca'fer Paşa'nın hemen yanına gelmesini emretmişti. Bunun üzerine Ca'fer Paşa, donanmayı Bursa Bey'i Koçi Ağa'ya bırakarak, Reşid üzerinden Nil'e girmiş ve Ravza adasına gelmişti. Onun gelişinden iki gün sonra Padişah, hem İskenderiyye'yi görmek, hem de donanmayı teftiş etmek üzre gemilerle oraya hareket etti. Yanında Nişancı Mehmed Paşa, Yeniçeri Ağası Ayas Ağa, Divan katibi Haydar Çelebi ile birkaç kişi ve 500 kadar muhafız vardı.

923 Cumada-l-ûla'sının onuncu (31 Mayıs 1517) günü Reşid'e varan Padişah, burada gemiden inerek at'a binmiş ve iki günlük bir yolculuktan sonra İskenderiyye'ye gelmişti. Gemilerden atılan toplarla selamlanan Padişah'a, burada yapılan karşılama töreni pek muhteşem olmuş ve gemiler, onun önünden geçmek suretiyle bir de geçid resmi yapılmıştı. Burada kaldığı dört gün içinde daha çok donanma işleriyle meşgul olan, fakat bu arada ziyaret edilecek yerleri gezen, ve İskenderiyye civarında avlandıktan sonra yine at'la Reşid'e gelen Padişah, oradan gemilerle Ravza adasına döndü. Kaptan Ca'fer Paşa da onunla birlikte idi. Bir süre Padişah'ın yanında kalan bu zat sonradan, elde edilen ganaimi gemilere yükleterek İstanbul'a dönme emrini aldığı için donanma, 25 Cumada-l-ahire 923'de (15 Temmuz 1517 de) denize açıldı.

Mekke'nin Anahtarları

Padişah'ın Ravza adasında bulunduğu sıralarda çok mühim bir olay daha cereyan etmişti. Bu da, Mekke Şerifi Ebü'l - Berekat'ın, birçok hediyye ile oğlu Ebu Numeyy'i (Numayy) Padişah'a göndermesi idi. Onun gelişinin başlıca sebebi, Yavuz'un kazandığı büyük zaferi babası adına kutlamak ve Mekke'nin anahtarlarını Padişah'a teslim etmekti. Onun için 923 Cumada-l-ahire'sinin onüçünde (3 Temmuz 1517 de) Mısır'a gelen, aynı ayın onaltısında (6 Temmuz da) Padişah tarafından kabul olunan ve burada kaldığı müddetçe çok riayet gören Ebû-Nümeyy, Mekke'nin anahtarlarım gümüş bir tepsi içinde Padişah'a sunmuştu. Ancak bu boyun eğmenin sebeplerini kuvvetli delillere bağlayarak, açıklamak mümkün değildir. Çünkü Ebü'l-Berekat'ın, gönül rızasıyla bu şekilde hareket edeceğini kabul etmek çok güçtür.

Bununla beraber aşağıda sıraladığımız bilgiler, bir dereceye kadar bu meseleyi aydınlatmaya yarayabilmektedir:

a) Rivayet edildiğine göre Yavuz Sultan Selim, Mısırdan sonra Hicaz'ı da zapt etmek kararım vermişti. Çünkü bu toprakların istilasında, iklimin meydana getirdiğinden başka hemen hemen bir güçlük yoktu. Fakat bu kararım uygulamadan önce Padişah, itaat etmesi için Mekke Şerifine mektup göndermiş ve neticeyi beklemişti. Mekke Şerifi, Yavuz'la mücadele edemeyeceğini bildiği için, ona tabi' olmayı zarûri görmüş ve bu sebeple oğlunu Padişah'a göndermişti.

b) Mekke Şerifi ve ona bağlı olanlar, Memlûk devletinin yıkılmasından dolayı memnun olmuşlardı. Çünkü Şerif Ebü'l-Berekat, bir müddet önce Memlûk sultanının emriyle habse atılmış ve buradan ancak kaçmak suretiyle kurtulabilmişti. Bundan başka Mekke kadısı Salahü'd-din Muhammed de, hiçbir suçu olmadığı halde aynı muameleye tabi' tutulmuş, hatta Kansuh Gavri'nin 1516 yılında suçluları affetme kararından bile faydalandırılmamış, ancak Tumanbay'ın hükümdarlığından sonra hürriyyetine kavuşabilmişti.

c) Hicaz'daki Çerkes kuvvetlerinden ve hele Cidde naibi kürt Hüseyin'den hiç kimse memnun değildi. Çünkü bu zat, Portekiz'lilere karşı Cidde'nin korunmasını sağlamak üzre, inşa etmeğe başladığı surlarda halkı zorla çalıştırmış ve bu işi yaparken ileri derecede şiddet göstermişti.

d) Kahire'nin işgalinden sonra Mekke kadısı Salahü'd-din Muhammed, Yavuz'un huzuruna çıkmış ve bol mikdarda ihsan almıştı. Ayrıca, Kahire'de bulunan başka Hicazlılara da Padişah'ın lütûflan büyük olmuştu.

e) Padişah, Şerif Ebü'l-Berekat'ın isteğine uyarak, Cidde naibi Kürd Hüseyin'i öldürtmüş ve yerine de Mekkeli tacirlerden Kasım adlı birisini ta'yin etmişti. İşte Padişah'ın bu şekildeki hareketleri ve onun hediyyelerini alan ve iyiliğini görenlerin yaptıkları propaganda ve fakat herhalde Hicaz'ın da istila edileceği haberinin duyulması, Ebü'l-Berekat'ı, Yavuz'a tabiiyyete mecbur bıraktı.

Sükûnetin iadesinden sonra Padişah, Mısır'ın içişleri ve teşkilatı ile çok yakından ilgilendi. Onun katında adaletin tevzii pek önemli idi. Bu sebepten dolayı mahkemelerde dört mezhebi temsil eden kadıları şeriatın icrasına memur etti ve "evkaf-i selatin"e mütevelliler tayin etti. Bu arada Kadı Ebubekir adlı birisine Mısır'ın gelirini hesap ettirdikten sonra şahısların tasarrufunda bulunan toprakları, defterler düzenleterek mahkeme sicillerine kaydettirmiş ve defterlerin birer suretini de Hazinede muhafaza altına aldırmıştı. Bununla beraber bir takım yolsuzluklarla haksızlıkların yine de önüne geçilememişti.

İhtimal bu haksızlıkların çoğu, önce Mısır valiliğine tayin edilen ve sonra azledilen Vezir-i A'zam Yunus Paşa'nın devresinde olmuştu. Çünkü, paraya ve mala karşı ihtirası pek fazla olan Yunus Paşa'nın, herkesten önce haksızlıklara kendisinin başladığı, Çerkes emirlerinin "haremlerini (Konak içi eşyasını) müsadere" ettiği ve Arab şeyhlerini, çerkeslere yardım etmekle suçlayarak tecziyeye kalkıştığı ve "meşayih-i a'raba tekalif-i şakka ile em-val-i azim salduğı" işitilmişti. Mısır Defterdarlığına tayin edilmiş olan Dizdar Mehmed Çelebi ile Rumeli Kadıaskeri Zeyrek - Zade Rüknü'd-Din de yolsuz hareketlerde bulunuyorlardı.

Bu hareketleri ve halkın çektiği ıstırabı bildirmek ve kendisini ikaz etmek üzre İdris-i Bitlisi Padişah'a bir mektup bile sunmuştu. Padişah belki de İdris'in mektubundan öğrendiği gerçeklerden veya öteden beri Yunus Paşa ile arası iyi olmayan Hayırbay'ın yaptığı menfi propagandadan sonra Yunus Paşa'yı Mısır valiliğinden azletti ve yerine 923 şaban ayının 13. (31 ağustos 1517) günü Hayırbay'ı getirdi. Öteden beri Osmanlılara karşı gösterdiği yakınlık ve Mercii Dabık savaşından sonra da Padişah'ın yakınları arasına karışması ile tanınan bu muktedir zat, arabları ve çer-kesleri çok iyi tanıyor ve onların çoğu tarafından seviliyordu. Bu itibarla onun Mısır'a vali olarak tayini bir taraftan arabları, öte taraftan da çerkesleri memnun edebilir ve bu bölge halkının Osmanlılara sevgi duymasını sağlayabilirdi. Bununla beraber bu tayin yapılmadan önce, Padişah'ın bu düşüncesi devlet ileri gelenlerine duyurulmuş, arab şeyhleri ile görüşülmüş, fikirlerde bir birlik meydana geldiği i için mesele Divan'a götürülmüş ve sonunda Hayırbay Divan'a davet edilerek Mısır'a vali tayin edilmişti.

Padişah, Memlûk toprakları üzerinde yaşayan halkın Osmanlılara bağlanmasında faydalı gördüğü her şeyi uygulamakta tereddüd etmiyordu. Hayırbay'ın Mısır valiliğine getirilmesi, bunun karşılığı olarak kendisinden itaat ve biraz hediyeden başka bir şey istenmemesi hep bu yolda alınmış olan tedbirlerdi. Bundan başka Padişah, Hayırbay'a ve Şam valiliğine getirdiği Canbirdi Gazali'ye, adil olmalarını, dehalet edecek olan çerkeslere karşı dürüst muamele etmelerini emretmiş, bu yolda belki de onlara bir misal vermiş olmak için kendisine suikasd yapmağa kalkışmış olan Kansuh Adili'yi bile affetmişti. Bütün bunlardan sonra bile, belki Hayırbay'ın yine de ihanet edeceği düşünülerek Mısır'ın muhafazası için 5000 süvari ile 500 piyade bırakılmış ve "bunların kumandası asla kaleden çıkmamak emriyle Hayreddin Ağa'ya verilmişti. Bu ağa'nın görevleri arasında ihtimal Hayırbay'ı kontrol etmek de vardı. Fakat alman bu tedbirler de kafi görülmemiş olmalı ki Hayırbay'ın "zevceleri ve çocukları" Osmanlılar tarafından Filibe'ye gönderilmişti.

Ömrünün sonuna kadar Osmanlılara sadakatla hizmet etmiş olan Hayırbay'ın, olayların akışı dikkate alındığı takdirde, Mısır'a vali olarak tayini isabetli olmuştur. Çünkü onun zamanında Hacc yolunun güven altına alındığı, arab şeyhlerinin itaatlarının, hatta sevgilerinin sağlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü, Padişah'ın Mısır dönüşünden ve Edirne'ye varışından biraz sonra "Cenab-ı izzet - nisab Hazret-i Paşa'yi kam -yab" diye başlık taşıyan bir mektubunda Hayırbay diyordu ki: Ramazan'ın ondokuzuncu (14 Eylül) günü Garib Yiğitler Ağası Muslihuddin, yanma bir takım insanlar verilerek deniz yolu ile Hicaz'a gönderilmiştir. Her tarafta güvenlik kurulduğu için Şevval'in onsekizinde (13 (Ekimde) kara yolundan da Hacc için harekete geçilecektir. Çünkü yol üzerinde bulunan arab şeyhlerine ve ileri gelenlere haber gönderilerek Padişah'a tabi' olmaları, böyle yaptıkları takdirde çok riayet görecekleri bildirilmişti. Bundan sonra dır ki Mekke yolu üzerinde bulunan Beni Lam taifesinin ve diğer taifelerin ileri gelenleri Mısır'a gelerek beni ziyaret ettiler. Kendilerine hil'at gydirdim ve maddi yardımda bulundum.

Hepsi memnun oldular ve "kaşki birkaç yıl bundan sabık devletlû Padişah'ımızun kudûm-i şerifleri bu diyarı müşerrif olaydı" demek suretiyle sevgilerini ifade ettiler ve madem ki Padişah Hazretlerinin bize şimdiye kadar kimsenin yapmadığı şekilde "in'am u ihsanı" olmuştur, biz de ''mahmil-i şerifi sağ ve salim yerine iriştirevüz" dediler. Bundan başka "Mısır'a tabi' arab beyleri ve şeyhleri" nin hepsi Padişah'a itaat ettikleri için etrafta eşkıya ve asilerden kimse kalmadı ve tam bir güvenlilik meydana geldi. Bundan dolayı "vazi'u şerif ve sağir u kebir ve gani u fakir" gece gündüz Padişah'a başaçarak dua etmektedirler. Kahire'ye gelince, Padişah buradan ayrılmadan önce, dışarıda bulunan ve eman ditiyerek gelen Çerkes olursa "hoş göresiz" diye emir vermişti. Tutuklu olarak bulunan cündilerin azad edildiklerini işiten çerkes beylerinin hemen hepsi gelip teslim oldular. Hatta "Kansuh Adili dimekle maruf" olan binbaşı, yanındaki askerle birlikte gelerek, hepimizin öldürülmesi lazım gelirken Padişah'ın bizi affetmesi yeniden dünyaya gelmemiz gibi bir şey oldu. Onun için bundan sonra, "biz dahi can u dilden devletlü Hudavendigar'a kul olub bir başımız vardır. Devletlü Hüdavendigar'ın yolunda feda olsun" dedi, dualar etti ve buradaki Osmanlı askeriyle tam bir ahenk içine girdi.

Daha sonraki zamanlarda da Mısır'dan Osmanlılara değerli hediyeler gönderen bu zatın sadakatini, Kanuni Sultan Süleyman'ın kendisine gönderdiği bir mektuptan açıkça anlamak mümkündür. Kanuni, babasının öldüğünü ve kendisinin tahta çıktığını bildiren mektubunda: Mektubum sana geldiği vakit babamın cenaze namazını kıldırdıktan sonra "Mekke-4 Muazzam'a ve Medine-i Mükerreme şerefehüm - allahu Teala'da ve şair emakin-i tayyibe ve mevazi'i mutahharada ve bilcümle umumen taht-ıi emaretinde olan camilerde hutbeyi ism-i şerifime okudub sikkeyi dahi nam-ı şerifime kazdırasın" dedikten sonra sözlerine şöyle devam ediyordu: Senin, babam zamanındaki sadakatin, halka karşı iyi tutumun, memleketin korunması hususundaki gayret ve dirayetin, adil ve dindar oluşun, gönderilen emirlerin icrasında gösterdiğin dikkat ve ihtimamın ve nihayet cesaretin, tarafımdan öğrenilmiştir. Bundan sonra da sizden umulan böyle hareketlerdir. Kötüler hakkında, bana haber vermeden gerekli işi yapabilirsin. Ancak işin aslının ne olduğunu ve cezanın hangi sebepten verildiğini, yapılan işlerden haberim olması için, sonra bana tafsilatıyle bildirirsin. Bundan önce babam sizi o diyarın bütün işlerini görmeğe memur etmişti. Şu anda ben de onun gibi yapıyorum. Hatta orada bulunan Yeniçerilerden "ırz-ı memleketime ve namus-i saltanatıma muhalif" hareket eden olursa onları da vakit geçirmeden suçlarına göre cezalandırma yetkisini sana veriyorum.

Yukarıdan beri verilen izahata nazaran Hayırbay'ın cidden güvenilir bir insan olduğu anlaşılıyor. Fakat buna rağmen onun tayini üzerinde çok düşünülmüş ve bu tayin yapılmadan önce Kahire'de bulunan ve Abbasi soyundan gelen halife ve yakınları, halk üzerinde nüfuzları olan ulema, tehlikeli görülen şeyh ve beyler, sanatkarlardan birçoğu donanma ile İstanbul'a gönderilmişti.

Mısırlıların Ahlakları Hakkında Birkaç Söz

Gönderilenler arasında Sultan Gavri'nin oğlu Muhammed de vardı. Padişah'ın birçok insanı bu suretle vatanından ayırması ilk bakışta bir haksızlık gibi görünüyorsa da Mısır halkını iyi tanıyanlar bunu hoş karşılayabilirler. Çünkü bütün dünyaca kötü kabul edilen hareketlerin çoğu bu halkta bir araya toplanmış görünmekte, ayrıca bunların Türklere karşı büyük bir düşmanlık içinde bulundukları anlaşılmaktadır. Kaldı ki bu gönderilişte sadece güvenlik meselelerinin düşünülmemiş olduğunu söyleyenler de vardır. Bunlara göre Padişah, Portekizlilerin eline geçmek üzre bulunan Doğu Kervan Yolunu İstanbul'a çekmek ve orayı Doğu'nun en büyük baharat limanı haline getirmek istediği içindir ki İskenderiyye tacirlerinden bir çoğunu İstanbul'a yerleşmeye mecbur tutmuştur. Ulemanın ve sanatkarların sürülmesinde ise yine aynı şehrin bir kültür merkezi haline getirilmesi bahis konusu olmalıdır.

Padişah Mısır'dan Ayrılıyor

Padişah'ın Mısır'da bu kadar uzun müddet kalması belki de yeni bazı istilaların düşünülmesinden ileriye gelmişti. Fakat Mısır'da fazla kalmaktan dolayı usanmış olan 'erkan ve a'yan ve eshab-i divan" İstanbul'a dönmeye can atıyorlardı. İşte bunlar, Yavuz'un ulemaya gösterdiği saygıyı da dikkate alarak Anadolu Kadıaskeri Kemal - Paşa - Zade'ye başvurdular ve geri dönülmesi hususunda Padişah'ı ikna etmesini rica ettiler. Onun için bir gezinti sırasında Padişah, etrafta neler konuşuluyor dediği vakit Kemal Paşa-Zade, fırsatı kaçırmamış ve askerlerin hemen dönülmesini istediklerini hatta bu isteklerini belirtir türküler çağırdıklarını söylemiş ve türkünün metnini Padişah'a okumuştu. Halbuki bu, Kemal Paşa - Zade tarafından uydurulmuş bir türkü idi.

Yunus Paşa'nın Öldürülmesi

Padişah bunu anlamakla beraber Kemal Paşa - Zade'ye darılmamış hatta umûmi isteğin geri dönme olduğunu anlayarak hemen yolculuk hazırlıklarına başlamış ve 13 eylül 1517 de Mısır'dan ayrılmıştı. Kahire'den ayrıldıktan ve bir süre kuzeye doğru yüründükten sonra Padişah, kesin olarak bilinmiyen bir sebepten dolayı, Vezir-i A'zam Yunus Paşa'yı öldürttü. Bu öldürülmede ihtimal çerkeslerin yeniden mühim mevkilere getirilmek istenmesi büyük rol oynamıştı. Çünkü, kendi hizmetine girmiş olan çerkes beylerini memnun etmek siyasetini güttüğü sanılan Yavuz'un, Mısır'ı Hayırbay'a bırakması Yunus Paşa'yı yeter derecede üzmüş, bu arada belki öteki çerkes emirlerini ve özellikle Hayırbay'ın dostu olan Canbirdi Gazali'nin bir vazifeye tayin edilmek istenmesi onu büsbütün kızdırmış ve ihtimal ki bu işlerin konuşulduğu sıralarda Padişah'ı sinirlendirecek bir takım sözler söylemiştir. Yapacağı işlere herhangi bir müdahaleyi çok kere affetmeyen Yavuz'un, Gazze'ye geldiği vakit, yani Yunus Paşa'nın öldürülmesinden sonra Canbirdi Gazali'yi, Gazze, Safed ve Nablus sancaklarının katılması ile büsbütün genişletilen Kudüs valiliğine tayini bu bakımdan cidden dikkate şayandır.

Piri Paşa'nın Sadareti

Padişah, 21 ramazan 923 (17 ekim 1517) de Şam civarına gelerek bir müddet şehrin dışında çadırda kaldı. Ramazan bayramı namazını Cami'-i Ümeyye'de kılan ve bayramı da çadırda geçiren Padişah, 6 şevval (22 ekim) de Şam şehrine girerek, Mısır'a giderken kaldığı binaya yeniden yerleşmişti. Bu sıralarda onu en çok meşgul eden meselelerden birisi Vezir-i A'zamlığa kimin getirileceği işi idi. Gerçi bu makama ikinci vezir Zeynel Paşa veya üçüncü vezir Hoca - Zade'nin getirilmesi mümkündü. Fakat Padişah birincisini bu makama layık görmüyor, ikincisini de çok sevdiği için oraya getirmek istemiyordu. Çünkü sevdiği bu insanın Vezir-i A'zamlıkta bir hata yapması her zaman mümkündü, bu takdirde de Selim'e göre öldürülmesi gerekirdi. işte bu halleri dikkate alan Yavuz sonunda İstanbul muhafazasında bıraktığı Piri Paşa'yı bu makama getirmeğe karar vermiş ve 28 Ramazan 923 (14 Ekim 1517) de ona bir 'davet hükmü" göndermişti. Padişah'ın bu hareketinden, Piri Paşa'nın Şam'da bekleneceği ve netice itibariyle de bu civarda uzun süre kalınacağı an-laşılıyordu. Çünkü Şam'dan İstanbul'a ve tekrar İstanbul'dan Şam'a kadar gidip gelme, aylarca süren bir yolculuğun sonunda ancak mümkün olabilirdi. Nitekim Piri Paşa, 924 Muharreminin onikinci (24 Ocak 1517) günü yani dört ay kadar sonra Şam'a gelerek Vezir-i a'zam olabilmişti. Şu halde Padişah'ın, bir elemanını ta İstanbuldan Vezir-i A'zam yapmak üzre Şam'a çağırması ve bu müddet içinde kendisinin bu bölgede kalması, bazı önemli olayların halledilmesi için yapılmış birer hareket olarak kabul olunmalıdır.

Toprak ve Vergi İşlerinin Düzeni

Onun ele aldığı meselelerden ikincisi ise Suriye ve Mısır'ın toprak ve vergi işlerini bir düzene koymaktı. Bundan dolayı "bilad-ı arab defterdarlığı"na Haleb kadısı Çölmekçi - Zade getirildi ve feth edilen yerlerin "tahriri hususu" ona tevdi' olundu. "Trablus ve Hama ve Humus biladımn tahriri", Idris-i Bitlisi'nin oğlu Ebü'l-fazl'a, Şam ve ona tabi' olan yerlerin "tahriri, Fenari - Zade ahfadından Nuh Çelebi'ye", "Haleb tahriri, Abdullah Paşa - Zade Abdü'l-kerim Çelebi" ye verildi. Bu üç zat Suriye'yi en geniş tarzda inceleyecek, hasları ta'yin edecek, timar için gerekli parçalar ile evkafı emlakden ayıracak, gasbedilmiş olanları da meydana çıkaracaktı. Bunların hazırladığı tahrir defterlerinde her köy'ün evleri, nüfusu, ziraat işine yarayan hayvanların sayısı ve o köyün tahmini geliri yazılı idi. Ayrıca bunların su kanalları ve cedvelleriyle yakından meşgul oldukları, mevcutlarını ta'mir ettikten başka yenilerini de açtırdıkları anlaşılmaktadır. Bütün bu topraklarda Türk parasından başka paranın kullanılmasına müsaade etmeyen Yavuz Sultan Selim arab halkının entariyle sokağa çıkmalarını bile yasak etmişti.

Onun en çok üzerinde durduğu meselelerden birisi de Muhyiddin-i Arabi'nin mezarı işidir. Merc-i Dabık savaşını müteakip Haleb'den Şam'a geldiği vakit Padişah, bu işle ilgilenmiş ve onun mezarının bulunduğu yeri öğrenmişti. Mısır dönüşünde, mezarın üstüne bir kabir yapılmasını, onun yanında da bir cami' ile bir imaret inşasını ve kendisinin Şam'dan ayrılmadan önce bunların bitirilmesini emretti. Bunun için mimarlar ve ustalar, geceli gündüzlü çalışarak Padişah'ın emrini yerine getirdiler.

İbn Haneş İsyanı

Kanaatımıza göre Şam'da, üzerinde en çok durulan mesele Suriye'deki aşiretlerin durumu ve bu arada ibn Haneş'in çıkardığı isyan olmuştur. Gerçekten aşiretlerden çoğunun itaatkar bir hal almış bulunmasına, Suriye, Filistin ve hatta Mısır'ın elde edilmiş olmasına rağmen bazı arab şeyhleri henüz Padişah'a tabi' olmamışlardı, tabi' olanlar arasında da samimi olmayanlar vardı ki ibn Haneş bunlardan biri idi. Öteden beri serkeşliği ile tanınmış olan bu zat, Merc-i Dabık savaşından sonra Şam'a gelmiş olan Yavuz Sultan Selim'e, tabiiyyetlerini arzeden arab şeyhleri arasında bulunuyordu. Sayda ve Beyrut taraflarında büyük bir nüfûz sahibi olan ibn Haneş, bir an Osmanlılara dost gibi göründü ise de biraz sonra bunun, Osmanlı kudretinin o andaki baskısından ileri geldiği anlaşıldı. Esasen Osmanlıların, yeni bir başarı sağlayacağı kanaatini taşımayan bu zat Türk ordusunun güneye doğru harekete geçmesinden sonra şüpheli bir takım hareketlere baş vurmuş, belki de Tumanbay ile gizli muhaberelerde bulunarak Suriye'de Osmanlılar aleyhine bir ayaklanmayı teşkilatlandırmaya uğraşmıştı. Bu sebepten dolayı, ihtimal ki ayaklanmanın ilk merhalesini teşkil edeceğini düşündüğü Safed isyanının bastırılması yolunda asla harekete geçmedi. Aksine olarak, Safed naibinin yani "Safed'de nazırü'l-ceyş olan Abdü'l-kadir" in bir Safed'liyi tutuklamasını isyanın sebebi olarak kabul eden ibn Haneş, naib'e haber göndererek, istediği takdirde kendisini Safed'den Şam veya Mısır tarafına götürmeğe hazır olduğunu ısrarla söylemişti. Fakat, Safed'i isyancılara terketme düşüncesini açıkça belirten bu garip teklifi Safed naibi, "satavat-i şerif eden havf idüb kaleden nüzûl idemezin" cevabı ile reddettiği için isyan tahrikçilerinin taktiği başarılı olmamıştı, işte bu sıralarda Osmanlıların Ridaniyye'de, Memlûk devletine son veren büyük bir zafer daha kazanmaları, Sayda ve Beyrut taraflarında etrafına çok sayıda kuvvet toplamış olan ibn Haneş'i çok telaşlandırmış ve bundan dolayıdır ki, zaferi bildiren ve kuzeye doğru kaçan çerkeslerin yakalanarak öldürülmesini isteyen Padişah'ın bir hükmüne 28 safer 923 ( 22 mart 1517) tarihli cevabını yazmaya mecbur olmuştu.

O, bu cevabında kazanılan zaferden dolayı çok memnun olduğunu "İslama ve müslimine" verdiği bu nimetten dolayı Allah'a "secde-i şükürler" eylediğini, kendi taraflarına kaçan çerkeslerin yakalanarak öldürülmesi için gereklilere emir vermiş olduğunu bildirdikten sonra Safed isyanına müdahalesini aşağıdaki şekilde açıklıyordu: Safed naibi kaleyi terke razı olmayınca Safed ileri gelenlerine mektuplar yazdım ve onları 'satavat-i şerife ile tahvif" ettim. Bunun üzerine isyancılar Safed'den uzaklaştılar, Padişah'ın Memlûk tahtına oturduğu haberi geldikten sonra da büsbütün dağılarak başka taraflara gittiler. Memlûk devletinin ortadan kaldırılması işi, bu devlet adına isyan edenleri ve bilhassa İbn Haneş'i çok korkutmuş olmalıdır ki o, isyancıların he-men Safed'den uzaklaşmalarını lüzumlu gördü. Ancak kendi hüküm sürdüğü topraklara sığman ve isyancıların ele başlarından oldukları anlaşılan Safed kadısı ve bazı önemli şahıslarla bilhassa "İbn Hamid şeyhü'l -İslam cemaati"nin tehlikeye düşmelerini önlemeye çalıştı, hatta Safed naibi, suçluların yerlerine dönmesini istediği vakit, "cehille vaki olan" günahlarından dolayı naibin kendilerini tecziye edeceğini söyleyen bu insanları korudu ve affedilmeleri hususunu Padişah'tan rica etti. Ayrıca o, "Trablus halkından kadı-i Hanefi ve çerkes zamanında naifo-i Trablus" olan zatın hazinedarı için eman dilemişti.

Halbuki olayların gelişmesi dikkate alındığı takdirde bu iki zatın da İbn Haneş'in suç ortakları olduğu anlaşılıyordu. Çünkü ailelerini almak bahanesiyle Trablus'a gitmek üzre yola çıkan bu zatlar, Besron'a geldikleri vakit bir takım Kürtlerle buluştular. Yanlarında İbn Haneş'e mensub kuvvetler de bulunan bu adamların az sonra gerçek maksadlarının Tarblus'u basmak olduğu şayiası ortaya çıktı. Bunun üzerine, Mûsa-yi Türkmani adındaki bir kimse durumu Trablus naibine bildirmiş, o da hemen Besron'a gelerek fesadcıların hepsini öldürmüş ve durumdan gereklileri haberdar etmişti. Tasarladığı baskının tamamiyle ters bir neticeye ulaşması ve olaylarla kendisinin ilgili bulunduğunu Padişah'a bildirilmiş olması şüphesi, İbn Haneş'i müşkil duruma soktu.

Onun için Padişah'a gönderdiği mektupta, kendisinin Besron'daki adamlarla hiçbir ilgisi bulunmadığım, onlara yardım etmediğini, Allah, Peygamber ve Kur'an üzerine and içerek bildirdikten sonra, Padişah'ın kulu olduğunu, sadakat ve itaattan asla ayrılmamış bulunduğunu, Şam naibinin hizmetinden dışarı çıkmadığım, güvenlik ve asayiş kurduğu toprakları üzerinde, Padişah'ın Şam'dan ayrılışından bugüne kadar hiçbir Türk askerinin tek bir şeyinin kaybolmadığım, karşılaşılan Türk askerlerine hizmette kusur edilmediğini, av maksadıyla dahi olsa ata binmediğini ve bir saat bile yerinden uzaklaşmadığını, kendi hakkında söylenilenlerin kamilen "müfsid kelamı" olduğunu ve Padişah'ın daima muzaffer olması için dua ettiğini yazıyordu.

Aynı zat, Yunus Paşa'ya da aynı tarihte bir mektup göndererek durumu uzun uzadıya izah ettikten sonra "bilad-i Şamiyye'de hazz-i nefsani ve ağraz ve adavetler çoktur, biri birinin hakkında yaramaz kelimat idüb halkı birbirine düşmen iderler". Bunlar, çerkesler zamanında da böyle yaptıkları için büyük cezalara uğramışlardır. Şu anda dahi Şam naibine birçok şeyler söyledikleri için, kasabalarda bu yüzden bir takım öldürme vakaları oldu. Karışıklığın daha da ileri götürüleceğinden ve yolların kesileceğinden korkulur. Bu itibarla "ehl-i garaz" sözüne inanılmamalı ve bunlara kapılarak kimse tutuklanmamalıdır. Çünkü herkes ve Şam'a bağlı kasabalar, Padişah'a itaat içindedirler, dedikten ve kasabalarda çıkan karışıklıkları kendisine göre bazı sebeplere bağladıktan sonra, vaktiyle Şam hacibi bulunan ve şu anda bütün ailesiyle birlikte kendisine sığınmış olan eski dostu Sindbay hakkında bir emanname gönderilmesini de rica ediyordu. Hayırbay'a da aynı mealde bir mektub gönderen İbn Haneş'in

10 rebi-ül-evvel (2 mayıs) tarihini taşıyan başka bir mektubunda ise Beyrut'daki idarecilere karşı da bir ayaklanmanın meydana geldiğini, bu hususta en doğru bilginin, Beyrut'ta bulunan ve "evliyaullahtan" olan Şeyh ibn Iraki'den alınabileceğini bildiriyor ve sözü yine Trablus naibine getirerek, aleyhinde söylenmiş sözler varsa bunların, yakalanan isyancılara Trablus naibi tarafından işkence yapılmak suretiyle söyletilmiş olabileceğini ve netice itibariyle gerçek olmadıklarım iddia ediyordu.

İncelediğimiz bu vesikaların ışığı altında isyan işini ele aldığımız takdirde ibn Haneş'in 1517 mayısında henüz resmen isyan etmemiş olduğunu görüyoruz. Fakat ibn Haneş'in, bu mektuplarda kullandığı dilden, çevrilmekte olan fesadın anlaşılmış veya anlaşılmak üzre bulunduğunu hissederek telaşlandığım, aynı zamanda kendisine yakın gördüğü insanların ölümden kurtulması hususunda büyük gayretler harcadığım anlıyoruz. Ancak bu tarihlerde Padişah, Tumanbay'ın yakalanması işi ile meşgul olduğu için kuzeydeki bu hareketle pek yakından ilgilenemedi, işte bundan faydalanan ibn Haneş gerekli teşkilatı kurmuş ve sonunda da isyan etmişti. Güçlü Osmanlı ordusu karşısında bu ve buna benzer hareketlerin bir şey ifade etmeyeceğini onun ve taraftarlarının bilmediğini kabul etmek güçtür. Böyle olunca da neye güvenerek bu şekilde hareket ettiklerini izah etmek zordur.

Çünkü incelediğimiz vesikaların tarihleri dikkate alınırsa isyanın, Ridaniyye savaşından çok sonra başlamış olduğu görülür. Bununla beraber, ibn Haneş, yaptığı işin manasızlığını biraz sonra anlamış ve yeniden Osmanlılara tabi olmayı düşünmeye başlamıştı. Fakat belki de onun çok tehlikeli bir insan olduğunu kabul eden Padişah, hangi tarihte başladığını kesin olarak söyleyemediğimiz bu isyana karşı gerekli tedbirleri almış, Mısır'dan Şam'a döner dönmez Haneşoğlunu azlederek yerine Korkmazoğlu Mehmed Bey'i tayin etmiş ve daha önce Haneşoğlu'na beratla bıra-kılmış olan şehir ve kasabaların zaptedilmesini gereklilere bildirmişti İşte bu sıralarda ibn Haneş, Trablus Sancak Beyi iskender Paşa-Zade'ye başvurarak affı hususunda tavassutta bulunmasını rica etti, ayrıca Haleb tarafına ve oradan da Kürdistan'a geçmek istediğini bildirdi.

Paşa, onun bu fikirlerini kabul eder görünmüş, kendisine müsbet cevap verirken Şam valisi Canbirdî Gazali'ye ve Hama sancak beyi Güzelce Kasım Paşa'ya durumu bildirerek onlarla birlikte gerekli tertibatı almış ve geçit yerlerini tutmuştu, işte bütün bunlardan habersiz olan ve iskender Paşa - Zade'ye güvenen ibn Haneş, Asî nehrini geçerek Humus civarına geldiği vakit üç Türk kumandanının hazırladığı pusuya düştü. Bununla beraber teslim olmadı, fakat sonunda yenilerek kesilen başı 13 rebi'ül-ahir 924 (24 nisan 1518) de Haleb'e getirildi.

İşte bu olaylardan biraz önce Padişah, düşündüğü bir işin gerçekleşemeyeceğini anladığı için Şam'da daha fazla kalmayı lüzumsuz savmış ve Canbirdî Gazali'yi orada vali bırakarak kendisi 11 Saf erde (22 şubatta) Şam'dan ayrılarak 22 saf erde (5 martta) Haleb'e gelmişti. Burada iki ay kadar kalan Yavuz Sultan Selim 5 veya 6 mayısta yola çıkarak İstanbul'a geldi, karanlık bastıktan sonra ve hiçbir merasim yaptırmadan Boğaz'ı geçerek Topkapı Sarayına gitti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Yavuz Sultan Selim

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir