Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Burada Yavuz Sultan Selim hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 03:34

OSMANLILAR TARAFINDAN DOĞU ANADOLU'NUN İŞGALİ

Çaldıran savaşından sonra da Osmanlı - İran münasebetlerinin düzgün hale gelmeyeceği, İran elçilerine karşı takınılan tavırdan anlaşılmakta idi. Gerçi iki devletin orduları bu savaşta olduğu gibi, bütün kudretleriyle bir daha karşı karşıya gelmediler. Ancak doğu Anadolu üzerinde kimin hakim durumda kalacağı meselesi iki tarafı uzun uzadıya işgal etti. ve küçük kuvvetler arasında silahlı çatışmanın devamına sebep oldu. Ayrıca Anadolu'da İranlıların tahrik ettiği bir takım kimseler, Osmanlı idaresini rahatsız etmekten bir an geri kalmadılar. Ancak Memlûk sultanlığına karşı girişilen mücadele ve nihayet Padişah'ın ömrünün pek kısa oluşu ikinci bir İran seferine mani olmuştu. Halbuki Yavuz Selim'in en çok üzerinde durduğu ve en çok istediği şeylerden birisi İran'a yeniden yürümekti. Fakat olaylar ve aklı selimi onu, böyle bir savaştan önce daha başka işler yapmaya yöneltti. Bir kısmı iç meselelere ait olan bu işlerin başlıcalarına o, ihtimal Çaldıran seferi dönüşünde Amasya'da karar vermiş bulunuyordu.

Suçluların Cezalandırılması

Bu meseleleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür:


1) Bunlardan bir tanesi Dukakin - Zade Ahmed Paşa'nın öldürülmesidir. Daha önce vezirlikten azledilmiş olmasına rağmen Dukakin - Zade Ahmed Paşa'yı Padişah, Amasya'ya geldikten sonra vezir-i azamlık makamına getirdi . Onun iki ay kadar süren sadareti esnasında idi ki yeniçeriler, Padişah'ın doğuya yapacağı yeni seferi durdurmak için devlet erkanının tahrikiyle yeniden ayaklandılar . Ayaklanmanın en göze batan tarafı, Padişah'ın çok değer verdiği ve henüz üçüncü vezirliğe getirdiği Piri Paşa ile "hace-i sultani Halimi Çelebi'nin" evlerinin basılması ve mallarının yağma edilmesi idi . İran meselesi ortaya atıldıktan sonra birkaç defa olumsuz tavır takınan askerlerin bu son hareketi Yavuz'un büsbütün canını sıktı ve belki de bu yüzden birçok suçsuz insanı öldürdü, bu arada Alaü'-d-devle ile mektuplaştığı sanılan sadrazam Dukakinoğlu Ahmed Paşa, 18 muharrem 921 (4 mart 1515)'de bizzat Padişah tarafından hançerlendi ve daha sonra da iç oğlanları tarafından başı kesildi . Fakat onun bu kadarla yetinmeyeceği anlaşılıyordu. Nitekim o, kanlı icraatına İstanbul'a döndükten sonra da devam etmiş, ve çok sevdiği Taci-Zade Cafer Çelebi ile iskender Paşa'yı ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa'yı öldürtmüştü .

Kemah'ın Zaptı

2) Kemah kalesine sığınmış olan ve kalelerinin metanetine güvenen Kızılbaşlar , kendilerine yakın olan Osmanlı topraklarına durmadan tecavüz ettikleri için , kışı Amasya'da geçirmekte olan Yavuz Selim'e "bazı tecrübeli beyler, Kemah kalesi Kızılbaşlar elinde bulundukça "Bayburt, Erzincan gibi kasaba ve şehirlerde bir güvenlik sağlamanın mümkün olamayacağını söylediler . Bunun üzerine doğu Anadolu'da, esasen hakimiyyet kurmayı lüzumlu sayan Padişah , Yıldırım Bayezid zamanında Osmanlı topraklarına katılmış, fakat Timur istilasından sonra kaybedilmiş bulunan Kemah kalesinin kuşatılmasını Bıyıklı Mehmed Paşa'ya emretti. Diğer taraftan Yeniçeri Ağasına gönderdiği "hükm-i şerif" ile, yeniçerilerin hazırlanmasını ve baharda Geldigelen 'sahrasında bulunmalarını isteyen Padişah 1515 Nisanında Amasya'dan bu sahra'ya hareket etti. Rumeli Beylerbeyinin idaresindeki Rumeli kuvvetlerinin de Padişah'a katıldığı bu sahrada üç dört gün kalınmış ve gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra, önemli bir kuvvetle, Kemah'a doğru harekete geçilmişti.

Tokat kalesinden getirtilmiş iki top da bu kuvvetler arasında bulunuyordu. Padişah'ın idaresindeki bu önemli kuvvetin sadece, Fırat kenarında bir kaya üzerinde inşa edilmiş olan Kem ah kalesi için olmadığı ve bu hazırlıkların başka sebepleri de bulunduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Gerçekten Yavuz'un, Kemah üzerine yürüdüğü sıralarda İran Kuvvetlerinden başka Dulkadır beyi Ala'ü-d-devle ve Memlûk hükümdarının kuvvetleriyle de karşılaşmak ihtimali vardı, hatta bu üçünün, birlikte, Osmanlılara saldırması bile mümkündü. Çünkü Dulkadır beyi Ala'ü-d-devle ile ittifak etmiş olan Şah İsmail'in , kendisinden sonra sıranın Mısır'a geleceğini söylemek suretiyle Memlûk sultanını uyararak Osmanlılar aleyhine bir ittifak teminine çalıştığı bilinmekte idi. Padişah'ın çok ağır bir tempo ile hareket ederek Amasya'dan Kemah'a kadar olan yolculuğu bir ay kadar uzatması, belki de bu devletlerin takınacakları tavrın meydana çıkmasını beklemekten ileri gelmişti. Ancak ne Şah İsmail, ne Memlûk Sultanı ne de Ala'ü-d - devle gerekli faaliyyeti gösteremediler. Sadece Memlûk Sultam, Dulkadırlılar için diplomatik bir çıkış yapmış, fakat Kemah yolu üzerindeki Karaca Bey çayırında kabûl edilen elçileri, Padişah'ın sert bir cevabiyle karşılaşmışlardı . Kemah kalesi muhafızlarına gelince onlar, bir süreden beri kuşatılmış bulunmakla beraber teslim olmayı kabul etmiyorlardı. Bu yüzden, Padişah'ın kale önüne geldiği gün (5 Rebi'ül-ahir 921=19 Mayısl515) büyük bir hücûm yapılmış ve kale zorla ele geçirilmişti . Bu sebepten dolayı, kalenin "'cenge kadir olanları kati ve nisa ve etfali esir kılındı" ve kale muhafızlığına Karaçin oğlu Ahmed Bey tayin edildi .

Doğu Anadolu'da Osmanlı Hakimiyeti

3) Çaldıran zaferi ve Osmanlı ordusunun Tebriz'e kadar ilerlemesi gerçi İran'da Safavi devletinin kudret ve nüfuzunu sarsmış, fakat bu zafer ve geçici olan o istila, Safavi'lere bağlı olanların inançları üzerinde esaslı bir değişiklik meydana getirememişti. Onun için Osmanlılar çekilir çekilmez, bilhassa İran'ın kuzeyinde Şah İsmail'in hakimiyyeti ve otoritesi yeniden kuruldu. Fakat, Sünni'lerin de bulunduğu doğu Anadolu'da bu nüfuz ve hakimiyyet, hiçbir zaman, Çaldıran savaşından önceki yıllarda olduğu gibi yerleşemedi. Çünkü Osmanlılar, bu toprakların kendilerine bağlanmasını, imparatorluğun güvenliği, İran'ın batı ve kuzey kesimlerinin baskı altında tutulması ve müteakip İran seferlerinin güçlüklerini ortadan kaldırması bakımından lüzumlu görüyorlardı. Bu sebeplerden dolayı Yavuz Sultan Selim, daha Amasya'da iken bu bölge hakkında bazı kararlara varmış bulunuyordu. Fakat çok arızalı olan bu toprakların istilası o kadar kolay değildi. Onun için Padişah, askeri hareketten ziyade politik yollardan yürümeyi lüzumlu gördü ve ihtimal, Şah İsmail'in bu bölge hakkında uyguladığı yanlış siyasetten birinci derecede faydalandı.

Şah İsmail'in Kürd Beylerine Karşı Tutumu

Bu siyaset, doğu Anadolu'da bulunan Kürd beylerine karşı Şah İsmail'in düşmanca bir tavır takınması idi. Çünkü doğu Anadolu'da birçok kürd beyinin bulunmasını zaten uygun görmeyen Şah İsmail Osmanlı nüfuzunun doğuya doğru yayılması ve bilhassa bu beyler arasında bulunan Sünni'ler üzerindeki tesiri büsbütün telaşlandırdı, işte bu hal ve daha bazı politik düşünceler sonundadır ki Şah İsmail, Kürd beylerinden bir kısmım tevkif etmiş ve beyliklerine de son vermişti . Tevkif edilerek hapse atılanlar arasında kendi eniştesi Hısnıkeyfa beyi Halil Bey de vardı . Bu gibi haller, müstekil aşiretler halinde yaşayan kürdleri rahatsız etmiş, hutbe ve sikke Şah İsmail adına olmakla beraber ona samimi bir surette bağlanmalarına imkan vermemişti . Esasen Sünni olan bir kısım kürd beylerinin ona itaati sadece korkudan ileriye geliyordu. Bu itibarla daha Yavuz Çaldıran savaşma giderken bunların bir kısmı gelip kendisine sığındılar . Ancak bazıları, Padişah batıya çekildiği vakit, Şah İsmail'in yeniden geleceğini düşünüyor, bu sebepten dolayı tereddüt içinde bulunuyorlardı .

Yavuz'un Doğu Anadolu'ya İstilaya Hazırlığı

Ciddi bir davranışın ve Şah İsmail'e karşı bir koruma va'dinin bu toplulukları kendisine bağlayacağım sezmiş olan Yavuz, Tebriz'den Amasya'ya döndüğü vakit, bu hususta bazı kararlar almış ve kürdleri memnun edecek hareketlerde bulunmuştu. Bunlardan bir tanesi, daha önce öldürülmüş olan Kürd Rüstem Bey'in topraklarının, oğlu Hüseyin Bey'e verilmesi idi . Bu Bey'e karşı Yavuz'un takındığı dostça tavır, öteki beylerin dikkatinden kaçmamış olmalıdır ki bundan sonra Osmanlılara tabi' olanların sayısı da arttı . Bu tabi oluşta Osmanlılar lehine yapılan propagandanın ve bu propagandayı idare eden Şeyh Hüsamü'd-din Ali oğlu İdris-i Bitlisi'nin rolü pek büyüktü . Çünkü Padişah, Çaldırandan Amasya'ya döndüğü vakit, kürd adet ve geleneklerini çok iyi bilen aynı zamanda onlar katında itibarı fazla olan Idris-i Bitlisi'yi , gerekli propagandayı yapmaya ve kürd'lerin tabiiyyetlerini sağlamaya me'ınûr etmişti . işte bir taraftan bu propagandanın, bir taraftan da Şah İsmail'in Çaldıranda yenilmiş olmasının sonundadır ki bir kısım kürd beyleri, aralarında ittifak ederek, İranlılara karşı cephe aldılar ve babadan kalma topraklarını kurtarmak yoluna girdiler . Padişah da bunlara, itaatleri karşılığı olarak, beyliklerine ait olan topraklar üzerindeki haklarını tanıyan beratlar gönderdi . Bu beylerin en ileri gelenleri İmadiyye Hakimi emir Seyfü'd-din ile Cezire-i ibn Ömer'den Musul'a kadar uzanan topraklar üzerinde hakim bulunan Bohti beyleri, Hizan Beyi Emir Davûd, Hısn-ı Keyfa Emiri Halil, Bitlis Emiri Şerefü'd-din idi. Sözün kısası, Çaldıran savaşından sonra doğu bölgesindeki şehir ve kasabalarda ihtilaller oldu , İran me'mûr'ları buralardan kovuldu , Musul ve Kerkük dahil olmak üzre bu bölgede, hutbede Yavuz'un adı okunmağa başladı.

Diyarbakır ve Yöresinde Osmanlı – İran Rekabeti

4 — İran'a, Memlûk devletine ve hatta Dulkadır Beyliğine karşı açılacak bir seferde, Diyarbakır'ın oynayacağı büyük rolü dikkatten uzak tutmayan Yavuz, Çaldıran dönüşü sırasında, Akkoyunlu'lardan Sultan Murad'ı bu şehri geri almaya memûr etmişti . Fakat Sultan Murad bir başarı kazanamadı. Bununla beraber Padişah şehri almaktan vazgeçmiş değildi. O, şehrin Osmanlılara bağlanmasında, Sünni halkın gayretler harcayacağını hesaba katıyor ve bu hususta İdris-i Bitlisi'nin büyük faydalar sağlayacağını kabul ediyordu. Nitekim Diyarbakır halkı, İdris'in tavsiyelerine uyarak, şehirde bulunan Kızılbaşların bir kısmını öldürmüş, bir kısmım kovmuş ve Padişah'dan, şehri idare edecek bir eleman bile istemişlerdi . öte taraftan Şah İsmail, doğu Anadolu'da meydana gelmekte olan bu değişikliklere mani olmak üzre bir takım tedbirlere baş vurdu. Bunlardan birisi, Ustaçluoğlu Muhammed Han'ın kardeşi Kara Han'ın Diyarbakır'ı kurtarmaya me'mûr edilişidir. Çapakcur yolu ile Diyarbakır'a hareket eden bu Han'ın kuvvetlerine, Şah İsmail'e sadık kalmış olan Ruha (Urfa) Hakimi Turmış (Durmuş) Han'ın kuvvetleri ile Mardin ve Hısn-ı keyfa'dan katılanlar oldu ve bu suretle toplanan beş bin kişilik bir kuvvet Diyarbakır'ı kuşattı .

Fakat halk, şehri savunmağa karar vermiş bulunuyordu. Ancak kendi kuvvetlerinin İran'lılara karşı yeter olmayacağını düşündükleri için Amasya'da bulunan Padişah'tan acele yardım istediler . Bunun üzerine Padişah, esasen Diyarbakırlı olan ve Dergah-i Ali müteferrikalarından bulunan Yiğit Ahmed'i , bir kısım kuvvetlerle Diyarbakır'a yolladı. İdris-i Bitlisi'ye ve Kürd Bey'lerine Padişah'ın mektuplarını da getiren Ahmed, karanlık bir gecede Kara Han'ın kuvvetlerine bir baskın yapmış ve Rum kapısından şehre girmeye muvaffak olmuştu. Bununla beraber Padişah'ın mektupları ümit kırıcı idi. Çünkü Yavuz, baharda yeni bir takım işlerle meşkûl olacağım ve şehrin, İran'lılara karşı sadece halk tarafından savunulması lazım geleceğini yazıyordu . Buna karşılık Kara Han, Kürd Bey'lerinin İran'lılara yardım etmiyeceğini ve şehre, az da olsa bir Osmanlı yardımının yapıldığını bildirdiği vakit Şah İsmail, hemen gerekli tedbirlere vaş vurdu ve kendisine sadık kalan Kürd Bey'lerini Kara Han'a yardıma memur etti. Bunlar, eski Hizan Bey'i ile, Kürd Halid'in oğulları ve Adilcevaz, Erciş Bey'leri idi .

Fakat Ahlat üzerinden Diyarbakır'a doğru yürümek isteyen bu kuvvetlere, Sason, Hizan ve Bitlis Bey'lerinin idaresindeki 4000 kişilik bir kuvvet, Erciş civarında hücum etti ve onları büyük bir yenilgiye uğrattı . İdris-i Bitlisi'nin de hazır bulunduğu bu savaşta Kızılbaşların uğradığı hezimet, Kemah üzerine yürümekte olan Padişah'ı çok memnun" ettiği için, İdris'e 4000 filûri gönderilmiş ayrıca kendisi de davet olunmuştu . Ancak, İran'lıların bu yardımcı kuvvetleri dağıtılmış bulunmasına rağmen, Diyarbakır'ın düşmana karşı daha çok zaman direnemiyeceği anlaşılmakta idi. Bu sebepten İdris-i Bitlisi, Dulkadır toprakları üzerine yürüyen Padişah'tan, Diyarbakır için yeniden yardım istedi ise de bir şey sağlayamadı. Çünkü Padişah, çok önemli saydığı Dulkadır Bey'liği meselesi ile meşgüldü. Bu Beyliğe Memlûk Sultan'ının hatta Şah İsmail'in yardım etmesi ihtimali kuvvetli idi . Bu itibarla, kuvvetlerinden bir kısmını ayırarak Diyarbakır'a göndermesi mümkün değildi. Onun için İdris-i Bitlisi'ye verdiği cevapta "Diyar-i aceme azimetimiz, Ala'ü-d-devle'nin def'ü ref'ine mevkuf olub himmetin husûli müyesser olunca ol caniblerin muhafazasına bezl-i makdûr idesiz" demişti . ihtimal bu mektuplaşmalar sırasında idi ki Şah İsmail, Kemah'ın düştüğünü öğrenmiş, ayrıca Padişah'ın yeniden İran'a yürüyeceğine dair bir takım haberler de almıştı . Her iki haberden huzursuzluk duyduğu anlaşılan İran hükümdarı, Yavuz'un bundan sonra ne suretle hareket edeceğini bilmediği için, kararsızlık içinde bulunuyor ve bu sebepten dolayı da gah yaylaya çıkıyor, gah Erdebil'i ziyaret ediyordu .

Onun telaşı sadece batı tarafından da ileriye gelmiyordu. Çünkü Çaldıran yenilgisinden sonra doğuda büyük karışıklıklar çıkmış, özellikle Bedi'ü'z -zaman'ın oğlu Mehmed Mirza, Tamgan'a kadar olan yerleri zaptetmiş ve bu suretle Irak'la Horasan arasındaki, çöl yolu hariç olmak üzre, bütün yollar kapanmıştı . Ubeyd Sultan da bir kısım yerleri işgal ettikten başka Merv kasabasını kuşattı. Fakat Şah İsmail, her şeyden önce Osmanlı tehlikesine karşı tedbir almayı lüzumlu görmüş, bu sebepten dolayı Ala'ü'd-devle ile anlaşma yoluna gitmiş ve bu arada 4-5 bin kişilik bir Kızılbaş kuvvetini Aladağ civarına göndermişti .

Gözetleme görevi ile yükümlü olan bu kuvvetler, yeni bir Osmanlı istilası karşısında kuzeye doğru çekilecek, böyle bir istila vuku bulmadığı takdirde doğu Anadoluya girerek, Osmanlı'lara karşı tabiiyyetlerini arzetmeye başlayan Kürd Bey'leri üzerinde gerekli baskıyı yaparak bu toprakları elde tutmaya çalışacaktı . Öte taraftan yine bu tarihlerde bir kısım Kızılbaşlar, Erzincan yöresine kadar ilerlediler. Nur Ali'nin idaresinde bulunan bu kuvvetleri karşılamak ve zararsız hale getirmek için, Bayburt'da bulunan Bıyıklı Mehmed Paşa harekete geçmiş ve sabahtan akşama kadar süren kanlı bir savaş sonunda onları yenmeye muvaffak olmuştu.

Mardin'in Teslim Olması

Bu olaydan sonra Padişah, Dulkadır seferini bitirerek, İstanbul'a doğru yola çıktığı sıralarda İdris-i Bitlisi'ye gönderdiği bir mektupta, Diyarbakır'ı sınır komutanlarının kuvvetleriyle kurtarmanın mümkin olup olmadığını, ayrıca askere ihtiyaç bulunup bulunmadığını sormuştu . Bu mektubu yolda iken alan İdris Padişah'a mülaki olduğu vakit, şehrin bundan sonra direnmesinin mümkün olmadığını söyledi. Bunun üzerine Padişah Bıyıklı Mehmed Paşa'yı Diyarbakır'a göndermeye karar vermiş, İdris'i de, Diyarbakır'a yardım etmeleri için, Çemişkezek, Palu, Çabakçur, Bitlis, Hısn-ı Keyfa, Hizan, Cizre ve Sason kürd beylerine yollamıştı. Padişahın emrine uyan bu beyler, kısa bir zamanda Bıyıklı Mehmed Paşa'nın emrine girmek üzre on bin kişilik bir kuvvet topladılar .

Amasya ve Sivas Beylerbeyisi Şadi Paşa da beş Sancak beyi ve beş bin süvari ile Bıyıklı Mehmed Paşa kuvvetlerine katılacaktı . Fakat daha bu kuvvetler bir araya gelmemişti ki, İran kumandanlarından Kurt Bey'in, Çapakçur'u işgal ettiği duyuldu. Bunun için, toplanmış olan Kürd kuvvetleri, önce Kurt Bey'le çarpışarak onu Adilcevaz ve Erciş taraflarına çekilmeye mecbur bıraktıktan ve Şadi Paşa kuvvetleri de katıldıktan sonra, Diyarbakır'a doğru yürüdüler, işte Bıyıklı Mehmed Paşa'nın idaresi altında toplanmış olan bu hatırı sayılır kuvvet, Diyarbakır civarındaki Karaköprü'ye geldikten sonradır ki İran kumandanı Kara Han, uzun zamandan beri devam ettirdiği Diyarbakır kuşatmasını kaldırmak ve Mardin'e çekilmek zorunda kaldı. Bundan dolayı Bıyıklı Mehmed Paşa, 921 Şa'banının "evayilinde" (1515 eylülünde) savaşmadan Diyarbakır'a girmişti. Ancak Kızılbaş tehlikesi giderilmiş sayılmazdı. Çünkü Kara Han bütün kuvvetlerini, Mardin'de bu-aktığı muhafızlar müstesna, muntazam bir surette Sincar sahrasına doğru çekmeye muvaffak olmuştu . Gerçi Osmanlı'lar, onları Cevsak'a kadar takip etti .

Fakat sıcaklar dolayısiyle daha öteye gitmek istemiyerek üç gün burada hareketsiz kaldılar. Çünkü kumandanlardan çoğunun fikri geriye dönmek idi. Halbuki Idris-i Bitlisi, Mardin'in alınmasında ısrar ediyordu. Ona göre, Mardin'de Hısn-ı Keyfa Bey'i emir Halil'e tarafdar olanlar vardı. Bunlar vasıtasiyle şehir kolayca zaptedilebilirdi. Bu fikri, Bıyıklı Mehmed Paşa da uygun bulduğu için, Idris ile -Halil Bey'i 500 kişilik bir kuvvetin başında Mardin'i almağa memur etti. Silahlı bir çatışmadan ziyade barış tarafını tercih eden İdris, Kürd ulemasından birisini, nasihat yollu bir mektupla Mardin'e elçi olarak göndermiş, itaat ettikleri takdirde mal ve canlarının güven altında bulunulacağını bildirmişti .

Bu yumuşak ve mantıki politika çok olumlu bir tesir yaptığı için Mardinliler, Seyyid Ali Nusaybini'yi İdris'e göndererek teslim olma şartlarını kararlaştırdılar ve şehri teslim ettiler. Ancak İran'lılar tarafından şiddetle savunulan iç kaleye girmek mümkün olmadı.

Osmanlı Komutanları Arasındaki Anlaşmazlık, Mücadelenin Devamı ve Bazı Yasaklar

Buranın elde edilebilmesi için bir süre kuşatılması icap ediyordu. Halbuki bu hususta Bıyıklı Mehmed Paşa ile Şadi Paşa arasında anlaşmazlık baş gösterdi. Çünkü Şadi Paşa, Padişah tarafından kendisine verilen görevin, Diyarbakır'ın zaptedilmesi suretiyle yerine getirilmiş -bulunduğunu ve bu itibarla da işinin sona ermiş olduğunu kabul ediyordu. Onun için Mardin'in kuşatılmasına yanaşmadı ve bütün ısrarlara rağmen komutasındaki 5000 kişilik kuvvetle birlikte kendi eyaletine doğru çekilip gitti . Şimdi Bıyıklı Mehmed Paşa'nın yanında az miktarda askerle Kürd'lerden başka kuvvet kalmamıştı. Bunlarla Mardin'de kalmayı mahzurlu telakki eden Paşa , orada bir muhafız kıtası bırakarak Diyarbakır'a döndü . Halbuki bu sıralarda Padişah'ın, Kızılbaşlarla ilgili her olay üzerinde hassasiyetle durduğu ve onlara karşı tutumunda her hangi bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü 1514 kasımında (921 Şevvalinde) Edirne'de bulunan bir İran elçisinin dilekleri Divan'da dinlenmiş ise de Padişah'ın elini öpmesine müsaade edilmemişti .

Ayrıca İran aleyhine bir takım yeni kararların alındığı da görülüyordu.Bunlardan birisi "Acem diyarına" gidip gelmenin menedilmiş oluşu idi. Çünkü Padişah'a göre Kızılbaşlara lazım olan malzemenin -hemen hemen hepsi Osmanlı'lardan gidiyordu . Buna mani olunduğu takdirde Kızılbaşların za'fa uğrayacağını bir gerçek olarak kabul eden Yavuz, bu hususta çok şiddetli hareket ediyor ve sıkı emirler veriyordu. Fakat bütün bu emirlere ve uygulanan cezalara rağmen İran yolunun büsbütün kapanması mümkün olamıyor, yani tüccarlar bu karlı işten vazgeçirilemedikleri için gerekli malzeme, kaçak olarak İran'a akıp gidiyordu .

Türlü hilelere baş vurularak devam ettirilmekte olan malzeme ve silah ticaretinin Arabistan üzerinden İran'a yöneldiğini haber almış olan Padişah, gereklilere daha şumullü ve dikkate değer bir takım hükümler gönderdi. Bunlardan bir tanesi 1515 kasımında Karesi Sancak Bey'i Hüseyin ile bu Sancak Kadı'larına ve iskele eminlerine gönderilen hükümdür. Bu hükümde Padişah, daha önce emredilmiş olmasına rağmen Türk'lerin "Arab ve Acem suretine", Arab ve Acem'lerin de "Türk sûretine girüb" İran'a gidip geldiklerini duyduğunu belirttikten sonra: Ne karadan, ne denizden her hangi bir kimsenin ticaret, hacc ve seyahat maksadiyle Arabistan ve İran'a gitmeleri yasaktır. Yasak'a riayet etmeyenlerin hemen öldürülmesini ve kendilerine ait her cins eşyanın zaptedilmesini, sınırdaki Sancak Bey'lerine emir ettim. Vazifelilerin bu hususta gösterecekleri ihmal ölümle tecziye edilecektir , diyordu.

İhtimal bu şiddetli hükümlerin etrafa gönderildiği sıralarda Şadi Paşa'nın, yersiz hareketi yüzünden Mardin'in kaybedildiğini ve kışı geçirmek üzre Diyarbakır'a çekilmiş olan Bıyıklı Mehmed Paşa'nın sıkıntılı duruma düştüğünü haber alan Padişah, bir taraftan Şadi Paşa'ya ve onunla fikir birliği yapmış olanlara gerekli cezalan vermiş , aynı zamanda "Sipahi oğlanlar Ağası Sinan Bey'i ve Silahdarlar Ağası Bali Bey'i" 2000 seçme süvari ile Bıyıklı Mehmed Paşa'ya yardım için göndermişti . öte taraftan kışı geçirmek üzere Diyarbakır'da gerekli tedbirlerin alındığı sıralarda . Osmanlı komutanları arasındaki anlaşmazlığı öğrenmiş olan Kara Han, bir taraftan Mardin'i işgal etmiş, bir taraftan da yardım gönderilmesi için Şah İsmail'e haber göndermişti . Bunun üzerine Şah, Hemedan Hakimi Yegan Bey ile Bağdad'a bir miktar asker gönderdi . Bunlar, Bağdad Hakiminin kuvvetleriyle birleşerek Osmanlı'larla çarpışacaklardı .

Osmanlı yardımcı kuvvetleri 19 Şubat 1516 da İstanbuldan karşı sahile geçtiler ve yirmi günlük bir yolculuktan sonra Kayseri'ye gelerek buradan, yardıma gelmekte olduklarını Diyarbakır'a bildirdiler. Bu haber, her an bir İran saldırısına uğramaları ihtimali olan Bıyıklı Mehmed Paşa ve onunla birlikte bulunan kuvvetler üzerinde çok iyi bir tesir bıraktı . Bundan sonradır ki Bıyıklı Mehmed Paşa, Sarukaplan idaresindeki 1500 kişilik bir kuvveti, Mardin'i işgal etmiş olan İran kuvvetlerini basmak üzre yola çıkarmış, kendisi de geri kalan kuvvetlerle onu takip etmişti . Kararlaştırılan zamanda yapılmış olan bu baskın, önce İranlıları biraz şaşırtmış, fakat, sonunda onlar Osmanlıları pusuya düşürerek bir çoğunu şehit etmişlerdi . Kurtulabilenler, dört fersah mesafede bulunan Bıyıklı Mehmed Paşa'ya doğru kaçtılar ise de onu yerinde bulamadılar. Çünkü Paşa, yanlış bir bilgi yani Kızılbaşların mağlup edildiği haberini almış olduğu için Diyarbakır'a doğru çekilmişti . Onun için Diyarbakır'a kadar takip edilen Osmanlı kuvvetlerinden bir kısmı da Fırat'ta boğularak ölmüşlerdi.

Bıyıklı Mehmed Paşa'nın Yeniden Yardım İsteği ve Osmanlıların Büyük Zaferi

O anda Diyarbakır bile işgal edilmek tehlikesiyle karşı karşıya geldiği için Bıyıklı Mehmed Paşa Padişah'tan yeniden yardımcı kuvvetler istedi . Bozgun haberini 25 nisan 1516 da (22 rebi'ül-evvel 922) duyan Padişah fena halde sinirlenmiş, paşalara ağır laflar söylemiş ve nisanın 26'sında Hersek - Zade'nin yakasına sarılarak başına birkaç yumruk vurmuş, sadaret mührünü kendisinden almış ve Piri Paşa ile birlikte onları Yedikule'de hapsetmişti . Anlaşılıyor ki, İran kuvvetleri İstanbul'dan gönderilen ve henüz Diyarbakır'a varamamış olan 2000 süvari ila durdurulacak kadar az değildi. Ayrıca Memlûkların bu esnadaki halleri de dikkati çekiyordu . Onun için Padişah, Hersek - Zade'nin yerine vezir-i a'zam olarak tayin ettiği Sinan Paşa'yı hemen yola çıkardı, İstanbul'dan Üsküdar'a geçen ve oradan süratle Kayseri'ye yürüyen Sinan Paşanın yanında küçümsenmeyecek bir kuvvet vardı . öte taraftan, daha önce Bali ve Sinan Ağalar idaresinde gönderilmiş olan 2000 kişilik kuvvet, henüz Fırat'ın batısında bulunuyordu.

Bunlar, Diyarbakır'ın sıkışık duruma düştüğünü ve Bıyıklı Mehmed Paşa'nın yeniden Padişah'tan yardım istediğini, yardımı istemeğe memur olan ulaktan öğrendikten sonra acele Fırat'ı geçtiler ve 6 günlük bir yürüyüşten sonra Diyarbakır'a geldiler. Ayrıca Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa 'amme-i sipah-i Karaman ve Anadolu askeri ile" Diyarbakır'a gönderilmişti . Bunlar da, henüz Kızılbaşların elinde bulunan Harput ve Ergani'yi aldıktan sonra Diyarbakır'a gelmiş bulunuyorlardı . Bu suretle kuvvetlenen Bıyıklı Mehmed Paşa, Kara Han ile eski Koçhisar yakınında çarpıştı . Osmanlı kuvvetleri, sağ, sol ve merkez olarak tertiplenmişlerdi. Sağ kolda Hüsrev Paşa'nın idaresi altında 6000 kişilik bir Anadolu ve Karaman süvarisi, sol kolda ise Karaçinoğlu Ahmed Bey ile İdris-i Bitlisi ve kürd beyleri vardı . Bunların idaresindeki kuvvetlerin sayısı 4000 kişi idi. 2000 kişilik kapukulu askeri ile topçular, merkezde Mehmed Paşa'nın komutasında idiler . Kara Han ise kuvvetlerini iki kısma ayırmış, birinin başına Şah'ın yeğeni Hüseyin Bey ile birlikte kendisi, diğerinin başına da Hemedan ve Dergüzin valisi geçmişti . Ayrıca Kara Han, Şah'ın kız kardeşi olan karısının hizmetindeki kadınları da "erkek kılığında süvari safları arasına tevzi" etmiş bulunuyordu . Her iki kolda üçer yüz korucu da vardı.

Savaş, Osmanlı sağ kanadına karşı girişilen bir hücumla başladı. Bu hücum o kadar şiddetli olmuştu ki bir an bozulur gibi olan Hüsrev Paşa'ya, merkezden yardımcı kuvvetler göndermek mecburiyyeti hasıl oldu. Sipahi oğlanlar Ağası Sinan Bey'in idaresindeki bu yardımcı kuvvetlerin gelişinden sonradır ki cephenin bu kesiminde durum düzelmiş ve İran kuvvetleri geri atılabilmişti. Osmanlılar, sol kolda da başarılı olmamalıdırlar ki buraya da Silahdarlar Ağası Bali Bey yardıma gönderilmişti . işte savaşın bu şekilde devam ettiği ve sonucun ne olacağı kestirilemediği sıralarda Kara Han'ın bir kurşunla «boğazından yaralanması ve Nasuh adındaki gazi tarafından başının kesilmesi , İranlıların yenilmesinin ve savaş meydanında 8000 ölü bırakmalarının en mühim amillerinden birisi oldu.

Zafer haberi ile birlikte Kara Han'ın başını ve bu savaşta öldürülen Kızılbaşların burun ve kulaklarını Padişah'a götürenler, Kayseri'de Sinan Paşa ile, Akşehir'de de Padişah'la karşılaştılar . Mardin'de kazanılmış olan bu zafer Padişah'ı çok memnun etmişti. Çünkü onun o anda Akşehir'de bulunması ya İran'a veya Memlûklara karşı açılacak bir sefer içindi . Her iki takdirde de Mardin'de üslenmiş olan bir düşman kuvvetinin kendisi için ne derece tehlike olduğunu Padişah, elbette idrak etmekte idi.

Bir Casusun Verdiği Bilgiler

Ayrıca İran tarafından gelen haberlerden, Şah'ın yeniden batıya doğru yöneleceği tahmin olunuyordu. Çünkü bir casus İranlılar hakkında çok dikkate değer bilgiler vermişti.

Casusun dediğine göre, yanında 15000 kişilik bir kuvvet olduğu halde yaylada bulunan Şah İsmail, Durmuş Bey'i bir kısım kuvvetlerle, Kara Han'a yardım etmek üzre, Diyarbakır'a göndermiş, fakat bu kuvvetler gönderilen yere varmadan Kara Han'ın öldürüldüğünü haber almışlardı . Bunun üzerine Şah'dan ne suretle hareket edeceğini soran Durmuş Bey'e, yerinden ayrılmaması ve Şah'ın da o tarafa gelerek birlikte Sinan Paşa'nın üzerine hücum edileceği bildirilmişti .

Öte taraftan Aladağ'da bulunan kürtlerin de Durmuş Bey'le birleşeceği anlaşılıyordu. Yine bu casusun dediğine göre, elde edilen bir Osmanlı top'u, örnek alınarak, İran ordusu top ve tüfeklerle teçhiz edilmeye başlanmıştı. Bir taraftan da İranlılarla Memlûk'lar arasındaki temaslar devam ediyordu. Çünkü 200 kişilik bir Memlûk hey'etinin, Bağdad üzerinden Hemedan'a geldiği görülmüştü. Söylendiğine göre bu hey'et Şah'a, Sünniliği kabul ettiği takdirde, Osmanlılar ve İranlılar arasında barış için aracılık yapılabileceğini ve işgal edilen İran topraklarının geriye verdirilebileceğini, Osmanlılar razı olmazlarsa o zaman Memlûk'ların İranla birlikte onlara hücum edeceklerini bildirmişti . Yine bu casusa göre, Mardin savaşından canlarını kurtararak İran'a doğru kaçan Kızılbaşlara, kürd beyleri yol vermemişlerdir.

Onun için bu askerler, yurtlarına gitmek üzre, arab topraklarından geçmişlerdir. Fakat bu defa da arab'lar tarafından çırıl çıblak kalacak surette soyulmuşlardır. Ayrıca bunların ölü veya diri oldukları da bilinmemektedir . öte taraftan Memlûk Sultanı'nın takındığı tavır, o kadar manalanmıştı ki Yavuz, doğuya veya güneye gitmekte belki de hemen bir karara varamadı, ihtimal bundan dolayıdır ki her iki tarafa da yönelebilecek bir yol takip ediyor ve kesin kararını, olayların gelişmesi sonuna bırakmayı her halde uygun görüyordu. Fakat sonunda Yavuz, Kızılbaş kuvvetlerinin Eski Koçhisar'da uğradığı önemlice hezimetten sonra daha az tehlikeli hale düşürülmüş olan Şah İsmail'i bir tarafa bırakmış olmalıdır ki, Mardin'i işgal etmeden ,Bıyıklı Mehmed Paşa'yı kendi kuvvetlerine katılmak üzre yanına çağırmıştı . Bu yüzden, Mardin'de bırakılan Hüsrev Paşa'nın küçük kuvvetleri

karşısında, Kara Han'ın kardeşi Süleyman Bey tarafından savunulan Mardin şehri bir yıl kadar kendisini koruyabildi. Fakat Yavuz Sultan Selim Merc-i Dabık savaşını kazanıp Haleb'i ele geçirdikten sonra Bıyıklı Mehmed Paşa'yı yeniden oraya gönderince durum birden bire değişti. Çünkü Paşa'nın yanında taze kuvvetler ve kale kuşatılmasında kullanılan ve büyük işler gören toplar vardı. Onun için Mardin Kalesi kısa zamanda zapt edildi ve kaleyi savunan komutanın başı Padişah'a gönderildi .

Padişah'ın Hediyeleri ve İdris'in Yetkileri

Mardin'in düşmesi ve Kürd Bey'lerinin Padişah'a jtaat etmesi , bu bölgedeki İran hakimiyyetine son verdiği için, Padişah'ı çok memnun etmiş ve bu münasebetle Bıyıklı Mehmed Paşa ile Kürd Bey'lerine değerli hediyeler göndermesine sebep olmuştu . Doğu anadolunun Osmanlı'lara bağlanmasında pek büyük rolü olan Idris-i Bitlisi'ye gönderilenlerin değeri ise büsbütün fazla idi. Fakat Padişah'ın ona gönderdiği mektup ve gösterdiği güven bütün değerlerin de üstünde bir şeydi . Bu güven, ona gönderilmiş olan fermanlarla açığa vuruluyordu. Çünkü Padişah'ın tuğrasını taşıyan bu fermanların açık bırakılmış olan yerleri Idris-i Bitlisi tarafından doldurulabilecek ve gereken kürd Beylerine Padişah adına verilebilecekti . Kürdlerin örf ve adetlerini çok iyi bilen Idris, bu fermanları dilediği gibi kullanmış ve bu bölgede yapılan idari teşkilatta, belki de tamamiyle onun fikirlerine uyularak, sancakların bir kısmı mahalli hanedanlara bırakılmıştı .

1517'den Sonraki Yıllarda Osmanlı-İran Münasebetleri, Karahisar Sancağı Beyine ve Kadılarına Yazılan Hüküm

Doğu Anadolu'nun kaybı, İranlılar için telafisi mümkün olmayan bir haldi. Bunu önlemeye çok uğraşan Şah İsmail, Çaldıran seferini ta'kib eden günlerde Memlûk'lara baş vurarak, Osmanlılara karşı ittifak etmek istedi ise de, Osmanlı'ların yeniden İran üzerine hareket edeceklerini duyan Memlûk'ler, buna yanaşmamışlardı . Fakat olaylar, Memlûkların duyduğu ve düşündüğü gibi cereyan etmedi, tersine olarak Osmanlılar onların topraklarını istila ettiler. Bu süre içinde ise Şah İsmail, gerekli faaliyeti göstermedi. İran için bulunmaz bir fırsat gibi görünen bu durumdan onun neden faydalanmadığı ve niçin Osmanlıları arkadan vurmak üzre harekete geçmediği izahı kolay olmayan bir haldir.

Yavuz Sultan Selim'in, Mısır'ı işgal edip geriye döndüğü sıralarda, yeniden bir İran seferi düşündüğü anlaşılmaktadır. Çünkü, 1517 Nisanında, Karahisar Sancağı Beyi ile Kadısına ve diğer kadılara gönderdiği bir hükümde , Tumanbay'la altı defa çarpışıldığını, sonunda yakalanarak huzûruna getirildiğini, bütün Mısır kıta'sının Çerkezlerden temizlenmiş olduğunu, ve Malatya, Antep, Haleb, Şam, Trablus, Dimyat, İskenderiyye, Eeşid Said vilayeti, Kudüs, Halil ür rahman, Remle, Gazze'nin yani Akdenizden Nil'e kadar olan yerlerle Yenbu, Cidde, Medine, Mekke, Yemen, Zengibar ve Bağdad'a (?) kadar olan yerlerin fethedilmiş bulunduğunu söyledikten sonra "imdi büyürdüm ki hükm-i şerifim vusûl bulduğu gibi heman cidd ü cehd idüb ve kanûn-ı mukarrer üzre kendin ceng aleti ile ve cebelûlarmla bil-cümle müretteb ve mükemmel ve düşmen yarğıyle silah ve teçhizatıyle ve sipahi tayifesinden kafan sancağında ıbir kimesne komayub yanınca bile olub dahi asla te'hir ve terahi eylemeyüb elbette, elbette ta'cil ale-t-ta'cil yürüyüb Hama'da veya Halep'de gelüb asakir-i humayunumla cenab-ı celalet - meabımı istikbal eyliyesiz" diyordu . Çünkü Şah İsmail, daha önce yapmadıklarını şimdi yapacakmış gibi harekete geçmiş bulunuyordu. Casusların ve sınır komutanlarının verdikleri bilgilere göre Nahcıvan'da kışlamakta olan Şah İs-mail, Amasya'ya doğru harekete geçmek fikrinde idi .

Fakat biraz sonra, Padişah'ın Şam'a geldiğini duyduğu için, Isfahan'a çekileceği şa-yi' oldu. Bu haberin alınışından onbeş gün sonra ise, Diyarbakır Beylerbeyi, İran kuvvetlerinin bir taraftan Musul üzerinden Mardin'e, öte taraftan Bayburd'a yürümek fikrinde olduklarını bildirdi, işte bu karışık haberlerin sonundadır ki Padişah, yeniden Şehsuvaroğluna ve Rumeli Beylerbeyine savaşa hazır olmalarını emretmişti . Fakat Şehsuvaroğlundan gelen haberler, doğuda herhangi bir faaliyetin bulunmadığına dairdi. Bununla beraber, Memlûk devletini yıkmakla sağ kanadını güven altına almış olan Selim'den çok çekindiği anlaşılan Şah İsmail'in telaş içinde bulunduğu ve herhangi bir karara varamadığı anlaşılıyordu, işte bu kararsızlık içinde Şah, Yavuz Sultan Selim ile barışmaya bir defa daha teşebbüs etti ve elçisini Şam'a gönderdi. Değerli hediyeler getirmiş olan bu elçi aynı zamanda Padişah'a, Şah İsmail'in bir mektubunu sundu. Çok saygılı bir dille yazılmış olan bu mektupta o, bir anlaşmaya gidilmesini işitiyordu .

Fakat Yavuz, Şah İsmail'in samimiyetine asla güvenemiyor ve zaten onun hangi maksada hizmet ettiğini biliyordu. Elçinin tavırlarından ve sözlerinden de şüphelenilmişti . Çünkü İran'da bir kaynaşmanın bulunduğu gelen haberlerden anlaşılıyordu. Bu harekette ihtimal ki, yenilmiş Memlûk sultanlığının ileri gelenlerinin de parmağı vardı. Çünkü Mısır'ın fethinden sonra, Çerkeslerin ünlü komutanlarından birisi olan Canberdi - Gazali bir süre Osmanlılara tabi' olmamıştı. Belki bu devrede, hatta tabi' olduktan sonra bile Osmanlılar aleyhine olmak üzre İranlılar ile münasebette idi. Çünkü Mısır'ın fethinden sonra onun bir adamı Kaşan'da Şah'ı ziyaret ederek Canberdi - Gazali'nin tabi'iyyetini teklif etmiş ve sonra Bağdat'a dönerek orada beş ay kadar kalmıştı .

Şah, işin sıhhat derecesini anlamaya Bağdad Hakimi Şah Ali'yi memur ettiği için o, bu hususla ilgilenmiş ve neticede şu anlaşılmıştı ki Canberdi Gazali, Şah'ın bizzat gelmesini veya yardım göndermesini istiyordu. Gönderilecek yardım ile bulunduğu vilayeti fethedeceğini bildiren Canberdi Gazali, Mısır'da kendisiyle fikir birliği yapmış olanların bulunduğunu da açıklıyordu . işte Yavuz, Canberdi Gazali'nin bu ihanetini bilmemekle beraber, İran'daki kıpırdamaları, Şah'ın Anadolu halkı ile olan ilgisini ve bu arada Bolu kadısı Mevlana isa'nın bile onunla münasebette bulunduğunu dikkate alıyor ve ona karşı güvensizlik içinde bulunuyordu. Bunları ve buna benzer olayları göz önünde bulunduran ve esasen İran topraklarını istila ederek oralarda da hakimiyyet kurmayı düşünen Selim, Şah İsmail ile anlaşmaya yanaşmamış, ibrişim yasağının devamını , Haleb'deki Acem'lerin İstanbul'a sürülmesini, İran elçisinin hapsedilmesini emretmiş, , ve "Diyar-i şarka Şah İsmail niyetine" hareketi kararlaştırmıştı .

Piri Paşa'nın Diyarbakır Taraflarına Gönderilmesi

Ancak ordu o kadar yorgun ve savaşa isteksiz idi ki bunlar İran Seferinin ertesi yıla bırakılmasını istedikleri vakit Yavuz, bu gibi zamanlarda gösterdiği celadeti göstermemiş, onların dilediklerini kabule mecbur kalmış , sadece Vezir-i azam Piri Paşa'yı bir kısım kuvvetlerle Diyarbakır tarafına göndermişti. Bunu yaparken Padişah "baş ve buğluk"a tayin ettiği Piri Paşa'ya olağanüstü yetkiler tanıyordu. 1518 tarihini taşıyan ıbir Berattan anlaşıldığına göre Diyarbakır ve Karaman Beylerbeyleri, Ramazan oğlu Piri Bey, Rumeli ve Anadolu'nun "ve Diyar-i Arab'a müteallik" sancak Beyleri ile Kürdistan Beyleri onun emrine veriliyordu . Yine bu Beratta "ve bölük ağaları ve sekbanlarım başı ve subaşıları ve çeri başıları ve şair sipahilerim (sipah) ve kapum halikı ve yeniçerilerim bil-cümle bile koşulan asker-i nusret-peykerim" denildiğine göre Piri Paşa'nın maiyetine bunların da verilmiş olduğu anlaşılmaktadır . Paşa'nın her dediğinin ve münasip gördüğünün mutlaka yerine getirilmesi lüzumunu bu Beratta ifade eden Padişah, muhalefet edenlerin, kendi emrine muhalefet etmiş gibi telakki olunacaklarını, bunları suçlarına göre Paşa'nın cezalandırabileceğini, hatta öldürebileceğini de kaydediyor, ayrıca Piri Paşa'nın, terfi' için münasip gördüğü herşeyin kabul olunacağını açıklıyordu .

19 -mayıs 1518 de yola çıkan Paşa, 20 aralık 1518 de Edirne'ye dönmüştü. Bu süre içinde o, Fırat nehri kenarında bulunan Ane ve Hit kasabalarını alarak Safevilerin idaresi altında bulunan Bağdad'ı tehdit etmeye başlamıştı.

Anlaşılıyor ki Osmanlı - İran münasebetleri, Yavuz devrinde, bir an bile dostça cereyan etmemiştir. Bunun türlü sebepleri arasında bilhassa Sünni ulemasının büyük rolü vardır. Onlar, Yavuz u durmadan tahrik etmişler ve kendi zamanında İran'ın zapt olunabileceği üzerinde ısrarla durmuşlardır . Bunların da tesiri ile 1519 ve 1520 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu içinde büyük harb hazırlıklarına başlandığı ve bilhassa gemi yapmaya önem verildiği görülür. Bir seferin açılacağı muhakkaktır, fakat nereye olduğunu kestirmek güçtür. Gemilerin yapıldığı dikkate alınırsa bunun Rodos için olduğu söylenebilir. Ancak Padişah'ın yeniden bir İran seferi için hazırlandığı da rivayet edilmektedir. Her ne kadar Osmanlılar için artık bir Safevi tehlikesi yok gibi görünüyorsa da Safevi devletinin yıkılmamış oluşu, hatta Şah İsmail'in yukarda da söylediğimiz gibi hudutlar üzerinde bazı faaliyetlerde bulunuşu, Padişah'ı rahat bırakmamış olsa gerektir. Fakat hazırlanan ordunun hareketi işi ''ümera ve vüzera ve eşraf-i nas ve ülema ve amme-i sipah ve zuama" arasında tartışma konusu olmuş , bunlardan bir kısmı sefere gitmeyi bir kısmı gitmemeyi "kimi te'hir ve kimi ta'cili" uygun bulmuştu . Sonunda savaş ertesi yıla bırakıldı.

Kaynakça
Kitap: YAVUZ SULTAN SELİM
Yazar: Selahattin Tansel
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen avşar » 20 May 2011, 16:22

Osmanlı ve diğer develtlerin Doğu Anadoludaki çekişmelerinden dolayı Türkmen oymaklarında kürtleşme olmuştur bu kürtleşme olayı çoğunlukla kültürel olsada malesef kan olarakta bazı aşiretleri etkilemiştir.
Kullanıcı avatarı
avşar
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 75
Kayıt: 25 Nis 2011, 11:45

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 May 2011, 16:58

avşar yazdı:Osmanlı ve diğer develtlerin Doğu Anadoludaki çekişmelerinden dolayı Türkmen oymaklarında kürtleşme olmuştur bu kürtleşme olayı çoğunlukla kültürel olsada malesef kan olarakta bazı aşiretleri etkilemiştir.


Kan olarak değilde dil olarak etkilemiştir. Bildiğiniz gibi bir Aşiretin yapısı ve temeli çok sağlamdır. Anadolu'da ve Türk Boylarının bulunduğu diğer bölgelerde, aşiretler sadece aynı milletin mensubu olan sülalelerden oluşur. Aşiret isterse Kürtleşsin(yani Kürtçe konuşmaya başlayıpta yüzyıllar sonra kendisini Kürt kökenli zanneden aşiretler), isterse Ermenileşsin(yani Ermenice konuşmaya başlayıpta yüzyıllar sonra kendisini Ermeni kökenli zanneden aşiretler), bu aşiretin asıl yapısını ve kökenini değiştirmiyor. Bunu kanıtlayan birçok örnekler var.

Ama dediğiniz gibi, Osmanlı'nın Türkmen Atalarımıza karşı yanlış politikaları nedeniyle, birçok Türkmen Aşiretleri bulundukları bölgelerden kaçıp Kürt Aşiretlerinin bulundukları alanlara gidip onlarla komşu olmuşlar.

Türkmen Aşiretlerinin kaçmalarının sebebi ise Osmanlı'nın bu aşiretleri sürekli bölme ve diğer yerlere iskan etme arzusundan kaynaklanıyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen avşar » 20 May 2011, 17:05

Evet Ömer bey bu konuda size katılıyorum.Keşke Türk devletleri hiç savaşmasaydı birbirlerine kırıcı yok edici politikalar izlemeslerdi belkide avrupayı Türkleştirmiştik.
Kullanıcı avatarı
avşar
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 75
Kayıt: 25 Nis 2011, 11:45

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen Avşaroğlu » 23 May 2011, 17:14

TurkmenCopur yazdı:
avşar yazdı:Osmanlı ve diğer develtlerin Doğu Anadoludaki çekişmelerinden dolayı Türkmen oymaklarında kürtleşme olmuştur bu kürtleşme olayı çoğunlukla kültürel olsada malesef kan olarakta bazı aşiretleri etkilemiştir.


Kan olarak değilde dil olarak etkilemiştir. Bildiğiniz gibi bir Aşiretin yapısı ve temeli çok sağlamdır. Anadolu'da ve Türk Boylarının bulunduğu diğer bölgelerde, aşiretler sadece aynı milletin mensubu olan sülalelerden oluşur. Aşiret isterse Kürtleşsin(yani Kürtçe konuşmaya başlayıpta yüzyıllar sonra kendisini Kürt kökenli zanneden aşiretler), isterse Ermenileşsin(yani Ermenice konuşmaya başlayıpta yüzyıllar sonra kendisini Ermeni kökenli zanneden aşiretler), bu aşiretin asıl yapısını ve kökenini değiştirmiyor. Bunu kanıtlayan birçok örnekler var.

Ama dediğiniz gibi, Osmanlı'nın Türkmen Atalarımıza karşı yanlış politikaları nedeniyle, birçok Türkmen Aşiretleri bulundukları bölgelerden kaçıp Kürt Aşiretlerinin bulundukları alanlara gidip onlarla komşu olmuşlar.

Türkmen Aşiretlerinin kaçmalarının sebebi ise Osmanlı'nın bu aşiretleri sürekli bölme ve diğer yerlere iskan etme arzusundan kaynaklanıyor.


Bunun örneğini geçen gün vermiştim başka bir başlıkta. Bizim orada Balabanlılar vardır. Türkçe konuşurlar yörük-Türkmen olduklarını söylerler. İçlerinde Aleviler de vardır. Aynı Balabanlılar Dersim yöresinde de var ve Kurmançca konuşurlar yani Kürtçe. Geçmişlerinin tamamen Kürt olduklarını savunurlar. Oysaki yine aynı Balabanlılar'dan Kahramanmara-Kayseri-Adana tarafında da vardır. Onlar da bizimkiler gibi Türkçe konuşur ve Türkmen olduklarını söylerler. Avşar boyuna mensuptur bu üç Balabanlı da. Dersim yöresindeki Balabanlılar'ın Kürtleştiği çok net belli olmakta. Dediğiniz gibi Osmanlı sürekli Türkmen aşiretlerini bölme peşinde olmuştur. Nitekim 5-6 farklı yerde Balabanlı, 5-6 farklı yerde Karalı vb oymaklarının olması bunun göstergesidir.
Kullanıcı avatarı
Avşaroğlu
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 62
Kayıt: 16 Mar 2011, 00:17

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 May 2011, 18:18

Katılıyorum, ayrıca Balabanlı Türkmenleri hakkında bir kaynak var, yakında onuda siteye mutlaka yerleştirmeyi düşünüyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen avşar » 23 May 2011, 18:20

Balabanlılar Saka Türkleriyle bağlantılı sanırım.
Kullanıcı avatarı
avşar
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 75
Kayıt: 25 Nis 2011, 11:45

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen TurkmenCopur » 23 May 2011, 18:36

"Balabanlı" ismi belki Saka Türkleriyle ilgili bulunan isimler arasında var olabilir. Yakın tarihte soy olarak Avşar olduklarına göre Oğuz Boyundanlar.
Sakalar içinde bazı Oğuz Boylarıda yer almış olabilir, tabi bunları araştırmak gerekiyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlılar Tarafından Doğu Anadolu'nun İşgali

Mesajgönderen avşar » 23 May 2011, 18:42

Sakalar içerisinde yer alan Oğuz boylarını çok merak ediyorum.
Kullanıcı avatarı
avşar
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 75
Kayıt: 25 Nis 2011, 11:45


Dön Yavuz Sultan Selim

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir