Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı - Safavi Münasebetleri

Burada Yavuz Sultan Selim hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Osmanlı - Safavi Münasebetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 02:18

Osmanlı - Safavi Münasebetleri:

Trabzon'da vali (bulunduğu sıralarda bile Kızılbaşlık tehlikesini sezen ve onlarla daha o zaman çarpışmaya başlayan Yavuz'u , hükümdar olur olmaz, Ali Bin Abdülkerim Halife ve onun gibi düşünenlerden pek çoğu hiç şüphesiz İran ile savaşmaya tahrik etmişlerdi . Esasen Yavuz daha tahta oturduğu gün huzurunda bulunan "ümera, vüzera" ve askerlere "Malûmunuzdur ki Şeyh Haydaroğlu İsmail bir namerd-i rezil ilken adını Şah kodu" . Günden güne kötülüğü artan ve etrafını yağma eden bu batıl mezhepli insanın üzerine yürümek istiyorum. Bu işi yaptığımız zaman Allah bizim yardımcımız olacaktır, demek suretiyle fikirlerini açıklamış ve onlardan kendini destekler bir cevap beklemişti. Ancak üçüncü defa kendisine cevap verilmesini istedikten sonradır ki, dokuz akçe ulûfe alan Abdullah adındaki bir yeniçeri, bulunduğu yerden birkaç adım ileriye gelerek, Yavuz için gerekli duayı yaptıktan sonra, Allah'tan senin gibi bir Padişah isterdik. Allah dileğimizi kabul etti.

Onun için "ferman hudavendigarındır, şimdi buyursun, şimdi gidelim" demişti . Yavuz, yeniçerinin bu jestinden çok memnun olmuş, Selanik sancağını vermek su-retiyle onu mükafatlandırmış, fakat şehzade Ahmed, daha doğrusu şehzadeler meselesini halletmeden hiçbir iş yapılamıyacağını düşündüğü için İran meselesini geri bırakmıştı. Bununla beraber bu süre içinde iki hükümdarı birbirinden uzaklaştıracak bazı yeni olaylar cereyan etti. Bunların önemlilerinden birisi, şehzade Ahmed'in oğlu Murad'ın İran'a sığınması ve Şahdan yardım görmesi idi . Babasını da dinlemiyen ve esasen Kızılbaşlığı kabul etmiş olan bu şehzadeyi Padişah, Şah İsmail'den istemiş, fakat bunun için gönderilmiş olan Türk elçisi İran Sarayında öldürülmüştü . öte taraftan Şah İsmail, Sultan ikinci Bayezid devrinde başlamış olduğu yıkıcı hareketlerini Anadoluda devam ettirmekte idi. Bu hususta onun bilhassa Karamanoğulları ve onlarla akrabalık kurmuş olan Turgutoğulları ile gizli mektuplaşmaları oluyordu.

Nitekim 7 Rebi'ül-evvel 918 (23 Mayıs 1512) de Musa Durgutoğlu'na yazdığı mektup çok dikkate şayandı. Çünkü o bu mektubunda, değerli adamlarından Ahmed Karamanlu'yı o tarafa gönderdiğini, ona tabi' olunmasını ve birlikte hareket edilmesini istiyordu . Yavuz'un tahta çıkışından bir ay kadar sonra yazılan bu mektup, Şah İsmail'in Osmanlı devletini parçalamak yolundaki çabalarında hala ısrar ettiğini gösteriyordu. Bundan başka Şah İsmail, Yavuz'u tahta çıkışından dolayı münakaşe. tebrik etmek lüzumunu bile duymamıştı, işte bu tarzdaki hareketler, zaten İran üzerine yürümeyi düşünen Yavuz'u büsbütün tahrik etmişti. Bundan dolayı o, şehzadeleri ortadan kaldırır kaldırmaz İran işini ele aldı. Bununla beraber İran üzerine yürümenin lüzumunu sadece kendisinin değil, devlet erkanının ve askerlerin de 'benimsemesini istiyordu. Çünkü açılacak seferin birtakım hususiyetleri, hatta tehlikeleri vardı, önce uzun bir yolculuğa katlanmak gerekiyordu, ikincisi, Şah İsmail'e karşı açılacak seferin meşru'luğunun mutlaka ortaya konması ve bunun gerekliler tarafından itirazsız kabul edilmesi lazımdı. Halbuki bu çok önemli noktayı halletmek o kadar kolay görünmüyordu. Çünkü, mezhepleri ayrı olmakla beraber Müslüman bir kütleyi başka bir Müslüman kütlenin üzerine sevk etmek bahis konusu idi. Kaldı ki döğüşecek olanların büyük bir çoğunluğunu aynı ırka mensup olanlar teşkil edecek idi.

Bunlar arasında birbirleriyle akraba olanlar bile vardı, Bundan başka Safavi -halifeleri tarafından kandırılmış olan Anadolu Kızılbaşlarının durumu cidden kritik görünüyordu. Bir çarpışma vukuunda beklenilmeyen bir halin meydana gelmesi yani İran lehine bir hareketin doğması imkansız bir şey değildi. Ayrıca Osmanlı devletinin istinad ettiği askeri kuvvetin bagajında gelen yeniçeriler de bir problem olabilirlerdi. Çünkü bunların, Türklüğü benimsediklerinden şüphe edilmemekle beraber , Hacı Bektaş-ı Veli'yi pir olarak kabul ettikleri bilinmektedir. Gerçi "bektaşiliğin Kızılbaşlıkla hiçbir alakası yoktu" . Fakat bektaşilerin ve netice itibariyle yeniçerilerin Hazret-i Ali'ye karşı duydukları kayıdsız, şartsız ve sonsuz bağlılık, onların, zayıf bir ihtimalle de olsa, Kızılbaşlara karşı harekete geçmelerini güçleştirebilirdi. Bu itibarla sefere çıkmadan önce bazı önemli kararlar almak lüzumunu duyan Padişah büyük bir divanın toplanmasını emretti.

Edirne'de toplanan ve devlet enkaniyie birlikte büyük ulemanın da bulunduğu bu toplantıda Padişah fikirlerini kısaca ve şu suretle ortaya koymuştu:

Hıristiyanlar şu anda baş kaldıracak durumda değillerdir . Fakat doğudaki durum endişe vericidir. Çünkü Şah İsmail İran'a hakim olduktan sonra kısa zamanda Gence, Şirvan, Geylan, Mazenderan, Taberistan, Cürcan, Kürdistan ve Gürcistan'ı ele geçirerek buralarda "ondört nefer şehriyar"ı öldürmüş, bunların kuvvetlerini dağıtmış, hazinelerini yağma etmiş ve Özbek Han'ı Şeytoek'i öldürdükten sonra kafatası ile şarap içmiştir. Bundan başka cemaat ile namaz kılmayı men'eden bu zat, cami'lerde minberleri yıktırmış, ehl-i sünnetten olan ulemayı da öldürmüştür . Tarafdarları onun uğrunda her şeyi yapabilmekte, hatta "ehl ü iyal ve mal ü menallerini" feda etmekte, kız ve kızkardeşlerini ona peşkeş çekebilmektedirler . Ayrıca kuvveti durmadan artan bu teşekkülün Osmanlı toprakları için bir tehlike tenkil ettiği de aşikardır . İşte bu sebeplerden dolayı onlarla savaşmak "aklen ve şer'an" lazımdır dedikten ve Osmanlı kudretinin bunları ezmeye yeter olduğunu sözlerine ekledikten sonra Padişah, mecliste hazır olan ulemadan, Şah İsmail ile tarafdarlarının küfrüne ve 'kanının 'helal olduğuna dair fetva istedi. Ancak, toplantıda 'bulunan devlet erkanı ile ulemanın, Padişah'ın bu hitabından sonra müşkül duruma düştükleri anlaşılmaktadır.

Çünkü ortaya atılan meselenin tartışılması lazımgelen birçok yönleri vardı, herşeyden önce Kızılbaşlar hakkında verilecek olan fetva büyük bir önem taşıyordu. Kanlı bir olaya mesruiyyet verecek olan bu fetvayı kaleme almak ve bu satırların altına imza koymak cidden zordu. Kaynaklarımızın, bu toplantıda bulunan bilginlerin gerekli fetva'yı verdiklerini yazmalarına rağmen ve hatta Yavuz Selim'in, Şah İsmail'e gönderdiği mektupta, bütün ulema senin ve taraftarlarının "küfr ve irtidadına" ve netice itibariyle öldürülmenizin vacip olduğuna dair fetva verdiler demesine rağmen bu işin orada kolayca halledildiğine ve Türk bilginlerinden yazılı bir fetva alındığına inanamıyoruz. Kanaatımıza göre Padişah, bilginlerden bazıları ile görüşmüş ve onların sadece bu husustaki fikirlerini öğrenmiştir. Fakat bütün ulema'nın aynı fikir etrafında birleştikleri, ön safta bulunan Türk ulemasının bilhassa fetva hususu ile ilgili makamı işgal etmekte olan Ali Cemali Efendinin bu fikre katıldıkları çok şüphelidir, ihtimal bundan dolayıdır iki, Kızılbaşlık meselesini gidermek için bir fetva'ya ihtiyaç duyan Padişah, bunu sadece Hamza adındaki bir zattan alabilmiştir . Böyle bir fetva'nın verilmesine bir tehdid mi, yoksa para mı veya Hamza'nın teassubu mu sebep olmuştur?

Bu, kestirilemez. Fakat gerçek olan şudur ki bu fetva müthiş bir şeydir ve Anadolu Kızılbaşlarının öldürülmesini kolaylaştırmış olan şimdilik tek vesikadır . Hamza bu fetvasında "Erdelbiloğlu İsmail" in yani Şah İsmail'in reisleri bulunduğu Kızılbaşların, Peygamberin şeriatı, sünneti, İslam dini ve kur'an ile alay ettiklerini, Allah'ın haram kıldığı şeylere helal dediklerini, şeriat kitaplarını tahkir ederek ateşte yaktıklarını, Sünni ulemayı öldürdüklerimi, mescidleri yıktıklarını, Ebubekir ve Ömer'e sövdüklerini, bunların hilafetlerini inkar ettiklerimi, Peygamberim eşi Aişe'ye iftira ederek sövdüklerini, Şah İsmail'e, Allah yerine koydukları için, secde ettiklerini ve daha bunlara benzer birçok kötülükler yaptıklarını söylemek suretiyle Sünnilerin em hassas noktalarıma dolkumuyor, omları tahrik ediyordu.

Kaynakça
Kitap: YAVUZ SULTAN SELİM
Yazar: Selahattin Tansel
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı - Safavi Münasebetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 02:28

Suçları bu suretle ortaya koyan fetva sahibi, bu suçların ''kendi katında ve baki ulema-i İslam katında tevatürle malûm" olduğunu söyleyerek ve kitaplara dayanarak hükümlerini bu suretle sıralıyordu' Kızılbaşlar, kafirdir, mülhiddir. Onların tarafım tutanlar da böyledir. Bunları öldürmek, topluluklarını dağıtmak bütün Müslümanlar için vacip, hatta farzdır. Bunlarla yapılacak çarpışmada ölenler şehiddir ve Cennete gideceklerdir. Karşı taraftan ölenler ise Cehennemliktir. Kafirlerden çok daha fena olan Kızılbaşların kestikleri ve avladıkları hayvanlar pistir. İster başkalarından, isterse kendi aralarından olsun aldıkları kadınlar için kıydıkları nikahlar "batıldır". Kızılbaş olan bir bölgenin erkeklerini İslam Sultam öl-dürmeli, bunların mallarım, kadınlarım ve çocuklarım Müslüman gazilere taksim etmelidir. Yakalandıktan sonra bunların tevbeleri kabul edilmemeli ve kendileri öldürülmelidir.
Bu kadar şiddetli hükümlerin altına imzasını koymaktan çekinmeyen Hamza'nın fetvasında bilhassa son cümleler çok dikkate değer mahiyettedir.

Çünkü bu kısımda o, "bil-cümle bu tayife hem kafirler ve mülhidlerdir ve hem ehli fesaddır. İki cihetten katilleri vaciptir", demektedir. Bu suretle sona eren fetvanın bu son cümlesindeki ehli fesaddan kastedilen mana pek sarih değildir. Galib ihtimalle, Türk toprakları üzerinde yaşayıp da İran'a tabi' olmak isteyenler ve isyan edenler bu deyimle izah olunmak istenmiştir. Bu sebeptendir ki bunların iki cihetten, yani hem dini cihetten, hem de memleketlerine ihanet ettiklerinden dolayı katilleri lüzumlu görülmüştür. Bu fetvada, Sünnilerin harekete geçebilmesi için gerekli olan her şey düşünülmüştür. Hamza, bilhassa insanların en çok zaafa düştükleri noktalar üzerinde durmakta büyük bir maharet göstermiş, yani onlara dünyada mal ve kadım ahirette de şehitlik mertebesini mükafat olarak vermiştir. İhtimal bu vaidlerin sonundadır ki birçok insan kolayca öldürülebilmiş ve yine on binlerce ansan doğuya doğru büyük bir coşkunlukla akıp gitmiştir. Ancak, biraz önce yani 1511 de Şahkulu'nun idaresinde Kızılbaşların çıkardıkları isyan ve bu yüzden Anadolu'nun bir parçasının uğradığı büyük felaket gözönüne getirildiği takdirde, Kızılbaşlara 'karşı duyulan düşmanca duygunun sadece dini inançlardan ileriye gelmediğini ve bu işte bir intikam fikrinin de rol oynadığını kabul etmek icabeder.

Çünkü Hamza'nın fetvasındaki bükümler, Şahkulu'nun, daha önce Sünniler için düşündüğü hükümlerin hemen hemen aynıdır Şu halde İslam'ın bu iki gurubu, birbirlerine saldırırken, aynı noktalardan hareket ediyor, yani birinin haram dediğini öteki helal kabul ederek birbirlerinin malına, canına ve kadınlarına tecavüzü mubah sayıyorlardı. Fetvada en çok yadırganacak olan taraf, Kızılbaşların yalnız fetvayı veren Hamza'nın katında değil, aynı zamanda "ulema-i İslam katında" da suçlu olduklarının söylenmesidir . Halbuki bu fetvanın altında sadece Hamza'nın imzası vardır. Bu fetva, ulemanın bu işe karar vermesinden sonra mı yazıldı, yoksa fetva verildikten sonra anı ulemanın tasvibi alındı veya böyle bir şeye lüzum görülmeyerek yalnız Hamza'nın verdiği ile yetinildi, bu belli değildir. Fakat işin bilinen tarafı şudur ki Padişah'ın, bu kadar önemli bir meselede acele karara gidilmeyerek eski kanun ve kaidelere baş vurulmasını ve işi aralarında müşavere etmek üzre kendilerine müsaade olunmasını isteyen vezirlere, kanunların Allah'ın yapısı olmadığını söyleyerek red cevabı vermesi ve hemen Otlukbeli seferi için yapılanların iki katının yapılmasını emretmesidir . Esasen "memalik-i mahruse hükkamına" hükümler gönderilmesini ve baharda ordunun Yenişehir sahrasında top-lanmasını emreden Padişaih'ın bu kesin hareketi karşısında artık bir direnmenin mümkün olamıyacağını bu mecliste bulunanların hepsi kabul etmek zorunda kaldılar ve "Hatın Şah'ın tecelli camıdır - her ne layıh olsa Hak ilhamıdır" diyerek sefere karar verdiler.

Kızılbaşlar Hakkında İlk İcraat

Kızılbaşlar hakkında verilen fetvadan sonra herhalde kendisini çok kuvvetli hisseden Yavuz Selim, önemli saydığı bir meseleye el koymakta gecikmedi. Bu mesele, imparatorluk içinde, Şah İsmail lehine kazanılmış olanların zararsız hale getirilmesi idi. Bu sebepten dolayı Yavuz, normal zamanlarda bile büyük bir tehlike olduklarını belli etmiş olan bu insanların , bir Osmanlı-İran silahlı çatışmasının başlaması halinde daha da tehlikeli olabileceklerini hesaba kattı ve bazı kararlara vardı. Esasen verilmiş olan fetvada bu gibiler için hükümler vardı ve bunlar çok şiddetli idi . işte Yavuz, yurd için tehlikeli gördüğü bu insanların bir kısmı hakkında, çok şiddetli davranıl-ması lüzumunu duyduğu için, Edirne'de savaşa karar veren meclisin toplanmasından belki daha önce, beylerbeyler ile sancak beklerine hükümler göndererek, kendi vilayetlerinde olan Kızılbaşların gizlice tesbitini emretmişti. Yapılan kabataslak bir araştırma sonunda ayaklanma ihtimali olanların sayısının 40 000 'kişi olduğu anlaşıldı . Padişah, bazı kaynaklara göre bunların hepsini, biraz önce bahis konusu yaptığımız fetvaya dayanarak öldürttü . Bazı kaynaklara göre de bunların bir kısmı öldürüldü bir kısmı hapsedildi . işte İran sarayında çok sinirli bir hava yaratmış olduğu anlatılan bu olaydan sonra Osmanlı - İran savaşı kaçınılmaz bir hal almış ve 1513'te Şah İsmail'e ait kuvvetler, görünüşte şehzade Murad'ın saltanat hakkını savunmak ve fakat gerçekte öldürülen mezhebdaşlarının intikamım almak üzere harekete geçerek Osmanlı sınır şehirlerinin bir kısmım tahrib ve bir kısmım da zaptetmişlerdi .

Yavuz'un Edirne'den İstanbul'a Hareketi

Savaş için gerekli hazırlıkları -bitiren Padişah 20 mart 1514 Pazartesi günü Edirne'den İstanbul'a hareket etti ve on gün sonra Eyyüp Sultan yakınındaki Filçayırında ordugahını kurdu . Padişah'ın İstanbul'da kaldığı süre içinde ordu Anadolu yakasına geçmiş, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa idaresindeki kuvvetler de, izdihama mani olunmak üzere Gelibolu'dan karşı sahile geçme emrini almışlardı .

İstanbul'da Toplanan Bir Mecliste Durum Yeniden Görüşülüyor

Yine bu süre içinde babasının, dedesinin mezarlarıyla Eyüp Sultanı birkaç defa ziyaret eden ve bu arada oğlu Şehzade Süleyman'ı, Edirne'de kendi yerine bırakan :h bir taraftan da İstanbul'da yeniden büyük bir meclis topladı. Buraya 'ehl-i sünnet ve cemaat arasında kalem-i fetva ile ve alem-i takva ile" tanınmış "mevali" davet olunmuş ve bunların, Şah İsmail ve ona taraftar olanlar hakkındaki mütalaaları bir defa daha sorulmuştu. Meclise katılmış olan ulema, Şah İsmail'e intisab edenlere, gittiği yola gidenlere, onunla birlikte hareket edenlere, hatta ona yardım edenlere karşı savaşmanın, kafirlere karşı savaş yapmaktan daha lüzumlu olduğunu, bu gibilerin rastlandıkları yerlerde öldürülmelerini, Dünyanın bunlardan temizlenmesi gerektiğini, ayet ve hadislere dayanarak savunmuşlardı .

Padişah'ın İzmit'ten Salı

İstanbul'da kaç gün kaldığı kesin olarak bilinmeyen Padişah gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra Üsküdara geçtiğinde orada iki gün kaldı - Üçüncü gün hareket ederek Maltepe, Tekirçayır'ı (Tekfurçayırı), Gebze, -Hereke ve Çınarlı konaklarını sıra ile geçerek izmit'e geldi. Şah İsmail'in halifelerinden ve casuslarından iken yakalanarak hapse atılmış olan Kılıç adındaki zatı Padişah, izmit'e gelindikten sonra, "var gördüğün söyle ve ma'lum olan müradı beyan eyle" diyerek Şah İsmail'e gönderdi . Kılıç aynı zamanda Padişah'ın hem tehdit, hem de nasihat dolu bir mektubunu Safavi hükümdarına götürüyordu.

Bu mektupta kısaca deniliyordu ki:

"Bilesin ve agah olasın ki" ilahi hükümlerden yüz çevirenlerin, dini ve şeriatı yıkmaya çalışanların bu hareketlerine, bütün Müslümanların ve bu arada adalet - sever hükümdarların, kudretleri niabetinde, mani' olmaları farzdır.

Bunu söylemekten maksadımız şudur:


Tekke köşesinden hakimiyyete yükselen sen, bu yolda yürüdün, Müslümanların memleketlerine saldırdın, fefkat ve utanmağı bir tarafa atarak zulüm kapılarım açtın, günahsız Müslümanları incittin, fitne ve fesadı kendin için esas kabul ettin ve "umûr-ı Padişahi ve ahkam-ı Şehinşahiyi mukteza-yi heva-yi nefs ve rağbet-i tabiiyyeye uydurup kuyûd-ı şeriatı hakk" ettin. "bahe-i muharrem'e ve irakat-i dima-i mükerreme" ve mescitleri yıkma, türbeleri, mezarları yakma, ulema ile peygamber neslinden gelmiş olan seyyidlere ihanet ve "ilka-i mesahif-i kerime der kazurat ve sebb-i şeyhayn-i kerimeyn" gibi işler senin kötü hallerinden bir kaçıdır. Dillerde dolaşmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayi din adamları kesin delillere dayanarak senin küfür ve irtidadına, senin ve sana tabi' olanların öldürülmelerinin vacib olduğuna; mallarınızın, rızklarınızın yağma, kadın ve çocuklarınızın esir edilmesinin mübah olduğuna ittifakla karar vermişlerdir. Bu durum karşısında ben, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere yardım etmek ve "merasim-i namûs-i Padişahı için" ipekli elbiselerimi çıkardım, zırh giydim, kılıç kuşandım, at'a bindim ve safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım, Allah'ın inayetiyle senin padişahlığını yok etmek ve bu suretle de acizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Ancak, -kılıçtan önce sana, "sünnet-i seniyye icabı" İslamiyeti teklif ederim. Eğer yaptıklarına pişman olup can ve gönülden "istiğfar" eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, tarafımızdan dostluktan başka bir şey görmezsin. Fakat kötü hallerine devam ettiğin takdirde "zulmet-i zulümden" simsiyah yaptığın yerleri nura kavuşturmak ve senin elinden, almak üzre İNŞALLAH yakında geleceğim. Takdir ne ise öyle olacaktır.

İzmit'ten sonra Kazıklıderbent, Yaylacık, Dikilütaş ve İznik yoluyle yürüyüşe devam eden orduya, Yenişehir'e gelindiği vakit, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri de katıldılar . Burada bir gün kalan Padişah, yeniden harekete geçerek ve on günlük bir yolculuk yaparak Seyyidgazi'ye geldi ve bu konakta ordunun üç gün dinlenmesini emretti . Bu durakta idi ki Dukakinoğlu Ahmed Paşa 20 000 timarlı sipahi ile, İran kuvvetlerinden bir haber almak ve durumu incelemek üzre ileriye gönderilmişti . Bunların önünde, Dukakinoğluna bağlı ve fakat Sinop Bey'i Ahmed Beyin komutasında 500 kişilik bir süvari keşif kolu bulunuyordu. Ahmed Beyin en başta gelen işlerinden birisi düşmandan esir almaktı . Daha sonra Konya'ya gelen Padişah burada kaldığı birkaç gün içinde Mevlana Celal-ü'ddin-i Rûmi'nin, Sadrü'd-din-i Konevi ve şair büyüklerin türbelerini ziyaret etti, kapı halkından her birine biner akçe, ''şair rûmelinin ve anadolunun erbabı-ı timarına binde ellişer akçe" terakki verdi Ve çok mikdarda sadaka dağıttı . Oniki
konak sonra Kayseri'ye gelen Padişah, burada da dört gün kalmış ve ordu'ya katılan Karaman kuvvetleriyle birlikte tekrar harekete geçerek üç konak sonra Çubuk ovasına gelmişti, işte buradan Dulkadir Beyi Ala-ü'ddevle'ye bir mektup yazılarak Şah İsmail aleyhine birlikte savaşa girmesi istenmiş ise de o, Yavuz'un bu teklifini 'kabul etmedikten başka Osmanlılar'a düşmanca bir tavr bile takınmıştı . Sivas'a gelmeden iki konak önce Mihaloğlu Mehmed Bey, esir almak üzre, akıncılarla ileriye gönderildi . Bu sıralarda, daha önce yola çıkarılmış olan Dukakinoğlu ise yeniden orduya katıldı.

Padişah'ın Sivas'taki İcraatı

Bu yürüyüş sırasında Sivas'ın husûsi bir yeri vardır, çünkü buraya gelindiği vakit Padişah ordu'yu teftişe tabi' tutmuş , mevcûdu 140 binden fazla olan kuvvetinden bir kısmım ayırmış yani "timarı üçbinden alçak" olan 'erbab-i timara icazet" vererek iskender Paşa oğlu Mustafa Bey'in komutasında onları geri çevirmişti . Bu davranışın elbette bir takım sebepleri vardı. Ancak Osmanlı kaynaklarının bu hususta gösterdikleri sebepler 'kabul edilemiyecek 'kadar zayıftır . Kanaatimize göre kuvvetlerden bir kısmının geni çevrilmesi, ordunun (beslenmesi, anadoludaki Kızılbaşların, Osmanlı - İran çatışması sırasında çıkarmaları ihtimali olan bir isyanın önlenmesi, durumları pek de kesin olarak belli olmayan Memluk Sultan'larının, Türk ordusunu arkadan vurmak ihtimalinin bulunmasiyle ilgilidir . Bilhassa ordunun beslenmesi, üzerinde önemle durulacak bir mesele idi. Çünkü Sivas'ın biraz ilerisinden geçen Türk-İran sınırı civarında yaşayan halktan Sünni olanlar, Kızılbaşların tasallütünden dolayı her şeylerini kaybetmiş, ayrıca, Türk ordusunun ileri harekatını duymuş olan İran komutanı Ustaçluoğlu Muhammed Han, bu bölgenin halkını daha içerilere sürmüş ve geri kalan her şeyi ateşe vermişti . Bu itibarla bilhassa İran topraklarına girildikten sonra ordunun beslenmesi büyük güçlükler yaratabilirdi. Nitekim daha şimdiden yiyecek hususundaki darlık kendisini göstermeye başlamıştı . Fakat bu sıkıntı hiçbir zaman, ordunun harekatını durduracak (kadar fazla olmadı. Çünkü, gemiler vasıtasıyla Trabzon'a getirilmiş olan erzak türlü araçlarla orduya yetiştirilebiliyordu.

"Defatir-i (vefair-i?) hazain-i emval ve sayir ahmal ve eşkal" ini Sivas'ta bırakan Türk kuvvetlerine , bundan sonra dördüncü konak olan Kunduzsuyu yakınındaki Masakcılar denilen konakta cephane dağıtılmış, adet olduğu üzre yeniçeriler tarafından "otağ-ı hümayûn" çevrilmiş ve Suşehr'inden itibaren İran topraklarına girilerek Erzincan yakınlarına (gelinmişti, işte bu (sıralarda idi ki iki hükümdar'ın birbirlerini tahkir eden mektuplan gelip gitmeğe 'başladı.

İki Hükümdar Arasındaki Mektuplaşmalar

Yavuz'un İzmit'ten gönderdiği mektup Şah İsmail'e Hemedan'da bulunduğu bir sırada verildi . Fakat bu mektubun cevabı gelmeden Yavuz, İran hükümdarına ikinci bir mektup gönderdi . Nereden yazıldığı bilinmiyen ve farsça olan bu mektubunda o, birinci mektubunda söylediklerini hemen hemen tekrarlamış ve Şalı İsmail'e, bir şeyh ailesinden geldiğini hatırlatmak üzre bir hırka, bir asa, bir misvak ve kuşak göndermişti.

Daha sonra ve fakat herhalde henüz bir İran elçisinin gelmesinden önce Erzincan'dan Türkçe olarak yazılmış olan bir başka mektubunda Yavuz Selim, eski mektuplarında yazdıklarının bir özetini yaptıktan sonra diyordu ki:

Seni yok etmek üzre doğuya hareket edeceğimi daha önce bildirmiştim.

Yapacağım işten seni birkaç ay evvel haberdar etmekteki kasdım, hazırlıklarını tamamlaman ve gafil bulundum, gerekli kuvvetleri toplayamadım dememen içindi. Fakat uzun zamandan beri benim hazırlıklarıma ve gürültülü hareketlerime, hatta Erzincan dağ ve tepelerine gelmiş olmama rağmen sende hala hiçbir hareket eseri yok. O şekilde gizleniyorsun ki yokluğunla varlığın arasında bir fark (görülmüyor. Halbuki "kılıç davasın edenlerin siper gibi belalara göğüs" germesi ve "serverlik sevdasında olanların zahm-i tiğ u tirden" korkusu ve kaygusu olmaması gerektir. Ölümden korkanların kılıç kuşanması ve ata binmesi münasip olmaz. Eğer gizlenmekteki maksadın askerimin çokluğundan ileri geliyorsa, ben bu korkunu gidermiş olmak için onlardan kırk binini Kayseri ile Sivas arasında bıraktım. Sanırım ki bir hasma bundan daha fazla bir iyilik yapılamaz. Onun için eğer sende bir parça "gayret ve hamdyyet" varsa hemen askerime karşı çık .
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Osmanlı - Safavi Münasebetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 03:07

Bu mektubun yola çıkarılmasından biraz sonra Şah İsmail'den ilk mektup geldi. Bu kadar hakaretten sonra bile yumuşak bir eda taşıyan bu mektubunda o, Sultan Bayezid zamanında mevcud olan dostluğun -şu anda neden bozulduğunu ve bunun yerine neden bir düşmanlığın geçmiş olduğunu bilmediğini yazıyordu. Yine bu mektuba göre Şah İsmail, hala Osmanlı'ların dostu idi ve bu sebepten dolayı da Osmanlı'lar arasında, Timur zamanında olduğu gibi, 'karışıklıkların çıkmasını istemiyordu. Bundan başka, kendisine gönderilmiş olan mektuplarda kullanılan ifade tarzım Padişah'a yakıştıramadığını söyliyen Şah "İsmail bunları, afyon ile sarhoş olmuş katiplerin birer eseri olarak kabul ettiğini bu yüzden de bir kutu afyon gönderdiğini , avlandığı bir sırada yazılmış olan bu dostça cevabın "hüsn-i kabul görmediği" takdirde, kendisinin savaşa hazır bulunduğunu, şimdiye kadar gecikmesi sebebinin -ise "bu mücadeleye vermek istediği neticeyi pek ince düşünmesinden ileri" geldiğini ifade ediyordu.

Padişah'ın bu mektuptan ve gelen hediyelerden sonra Şah İsmail'e karşı düşmanlığı büsbütün artmış olmalıdır ki İran elçisi hemen cellada teslim edilmiş ve 21 temmuz 1514'de ordugaha gelmiş olan bir Memlûk elçisinin barış için yaptığı tavassut teklifi de reddolunmuştu.

Osmanlı Ordusundaki Kaynaşma

Ordu, hiçbir sarkıntılık hareketi yapmadan düşman toprakları üzerinde yürümekteydi. Çünkü Padişah, Erzincan yöresi halkının, güçlük çıkarmadan itaatkar bir hal alması karşısında "kimse kimsenin esbabın garet eylemesün" diye emir vermişti. Fakat uzun bir yolculuğun verdiği yorgunluğun, dağlık bir bölgeye gelindiği için yürüyüşte meydana gelen zorlukların, yiyecek darlığının, Şah İsmail kuvvetlerinin hala görünmemiş oluşunun, hatta İran şahmın bir savaşı kabul edip etmeyeceğinin ve kabul ettiği takdirde de bunun nerede yapılabileceğinin bilinmemesinin ve nihayet belki de ordu arasında Şah İsmail lehine yapılan propagandanın, Osmanlı ordugahında bir hoşnutsuzluk yarattığı anlaşılmaktadır. Çünkü Padişah'ın doğuya doğru yürümekte kararlı bulunduğunu bilmelerine rağmen devlet erkanından bazıları, ihtimal bu yorucu hayattan ve yürüyüşten usandıkları için "bunca sipah-i firavan ile yad memlekete girmek inan-i devleti elden vermektir" diyorlardı. Onların yürüttükleri bu tarzdaki bir mütalanın gerçekle hiç ilgisi bulunmadığını söylemek elbette hatalı olur. Fakat bu mütalaları beyan edenlerin ne derece samimi olduklarını kestirmek pek güçtür, ihtimal bu şekildeki düşünüp, güçlüklere göğüs gerememe ve Şah İsmail ile esasen savaşa taraftar olamama fikri (130) sebep olmuştu. Sebepler ne olursa olsun ortaya atılmış olan fikir az zamanda gelişti. Çünkü, bulundukları yerden geri dönmenin en doğru bir hareket olabileceğini kabul eden bu insanlar, bilhassa yeniçerileri kendi düşüncelerinin doğruluğuna inandırdılar. Onun için yeniçeriler arasında dedikodu gittikçe arttı. Bu, üzerinde hassasiyetle durulması lazım gelen bir olaydı. Ordunun öteki kısımlarından ziyade yeniçeriler üzerinde durulması, yeniçerilerin daha kudretli ve (isyana daha müsteid oluşlarından mı yoksa bu kuvvetin öteden beri Alevilikle olan münasebetlerinden mi ileriye geldiği kesin olarak söylenemez. Bununla beraber Padişah'ın bu dedikodulara önem vermediği anlaşılmaktadır.

Çünkü bu sıralarda idi ki o doğuya doğru yürümekte devam olunmasını devlet erkanına bildirmiş ve hatta Erzincan ile Tebriz arasındaki mesafeyi konaklara ayırmak suretiyle tayin etmişti. Bunun üzerine, muhalifler, Karaman valisi Hemden Paşa'dan, Padişah'ı geri dönmeye ikna etmesini rica ettiler. Çünkü bu paşa, "hizmet-i şehriyaride - terbiyet bulup nedim-i şehriyari ve her hususta huzûr-i hümayûnda" konuşabilen , aynı zamanda şehzade Ahmed isyanı sıralarında çok yararlığı görülmüş olduğu için, Padişah tarafından sevilen ve sayılan bir insandı. Muhaliflerin bu ricasını, belki kendisi de İran savaşını istemeyenler arasında bulunduğu için, kabul eden Hemden Paşa "asker lisanından arz-i tezallüm" ederek durumu Padişah'a anlattı. Fakat Şah İsmail'le mutlaka çarpışmaya karar vermiş olan Yavuz Selim, Hemdem Paşa'yı, daha önceki fedakarlıklarını ve hatıralarını da bir tarafa iterek, hemen öldürttü. işte bu şiddetli hareket, geri dönme fikrini ortadan kaldırmış olmamakla beraber, herkesi susturmuş ve ordunun bir süre daha yürümesini sağlamıştı.

İran Kalelerinin İşgali

Padişah, Erzincan civarından Şehsuvaroğlu Ali Bey'i düşman hakkında bilgi toplamak için ileriye , Tercan taraflarına gelindiği vakit de Faik Bey'i Bayburd'u işgal etmeye , Mihaloğlu ile Voyvoda Baliyi, İran'lılardan esir almaya ve Türkmen beylerinden Ferahşad Bey'i Tercan üzerine gönderdi. Bir taraftan da ordu yürüyüşüne devam etmekte idi. Erzurum'a bir konak mesafede bulunan Çermik (Çermük/Çermuk) konağına gelindiği sıralarda Bali Voyvodanın gönderdiği iki esirden çok değerli bilgiler alan Padişah, bunlarla Şah İsmail'e bir mektup daha gönderdi.

Mektubun özeti şu idi:

Bana bir mektupla birlikte, cür'etimizin artmasına sebep olsun diye bazı şeyler göndermiş! ve cesarete ait bazı sözler de sarfederek acele gelmemizi ve bu suretle intizardan kurtulacağını bildirmişsin, "ma'lûm oldu".
Hükümdarların toprakları onların nikahlısı gibidir. Bu itibarla erkek ve merd olanlar ona başkasının elinin değmesine dayanamazlar. Halbuki günlerden beri ben ve askerlerim senin toprakların üzerinde yürüdüğümüz halde senden hala hiçbir eser yok. Esasen şimdiye kadar senin merdlikle ve "celadet" ile ilgili bir hareketin görülmemiştir. Bütün hareketlerin sadece hileye dayanmaktadır. Ben, askerlerimden 40 000'ini Sivas ile Kayseri arasında bırakmakla senin korkunu gidermeğe hizmet ettim. Bir düşmana "mürüvvet" ancak bu kadar olur. Bundan sonra dahi gizlenmekte devam edersen, erkeklik sana haramdır, zırh yerine çarşaf, miğfer yerine yaşmak kullanarak "serdarlık ve şahlık sevdasından" vazgeçmelisin. Padişah bu mektupla birlikte Şah İsmail'e bir de kadın elbisesi gönderdi.

Gürcü Hanının Elçileri ve Getirdikleri Hediyeler

Çermük'ten dört beş konak ileride bulunan Çoban köprüsü konağına gelindiği vakit Gürcistan beyi Mzedohabouc'un bir elçisi geldi. Bu elçi çok mikdarda hediye ve erzak getirmişti. Bu halden pek memnun kalan Padişah elçi'ye çok iltifat etmiş, bu sebepten dolayı onlarla birlikte "Mirahur'unu" "teşekkür ve Mbas-i fahir ile" Gürcistan Beyine göndermişti.
Bazı gizli şeyleri de Gürcistan beyine söyliyecek olan Mirahur, ondan daha erzak gönderilmesini isteyecekti.

Osmanlı Ordusunda Bir Ayaklanma Hareketi

Hemdem Paşa'nın öldürülmesinden sonra Eieşgird ovasına kadar ses çıkarmadan yürümüş olan yeniçeriler yeniden isyankar bir tavır takındılar ve 16 ağustos 1514 (24 cumada - 1 - ahire 920) perşembe günü Eleşgird'e tabi' Karasakallı konağına geldikleri vakit "Dergah-i muallada" yeniden harekete geçerek üç aydır yürüyüş halinde olduklarını, çok sıkıntı çektiklerini, bu sebepten Padişah'ın, şefkat ve merhamet göstererek, geri dönmesini istediler ise de Padişah yine kararını değiştirmedi. Bunun üzerine yeniçeriler, çadırlarını yıkarak ayaklandılar.

Padişah, bu isyanı kimlerin tahrik ettiğini bilmekle beraber şimdilik onları cezalandırmayı uygun bulmamış, sadece yeniçerileri yola getirmek için çok cür'etkarane bir harekete baş vurarak onların arasına dalmış ve şu kısa hitabede bulunmuştu:

Şu anda varmak istediğimiz yere henüz gelmiş değiliz. Düşmanla karşılaşmadan geri dönmemiz ise mümkün değildir, bunu düşünmek bile kötü bir şeydir. Amma "garabet" bundadır ki Şah'ın adamları, efendileri için can verirlerken içimizdeki bazı gayretsizler, bu batıl anlayışlı insanları zararsız hale getirmek için buralara kadar gelmiş olan bizleri geri dönmeye ve çalışmalarımızı neticesiz bırakmaya uğraşıyorlar. Fakat biz yolumuzdan asla dönmiyecek ve emre itaat edenlerle birlikte gerekli yerlere kadar gideceğiz. "Şunlar ki za'f-ı kalble ehlü iyal hayalini ve metaib-i tariki bahane iderler ve bundan öte gidemezüz dirler. Onun gibiler kendüler bilürler". Geri dönerlerse "din-i mübin" yolundan dönmüş olurlar. Onların bahaneleri düşman gelmediği ise düşman ilerdedir. "Eğer erişeniz benimle hem-inan ve revan olun". Yoksa ben yalnız başıma da giderim diyerek atını ileri sürmüştü. Bu acı sözlerden 'sonra artık Padişah'a kimse muhalefet edemedi ve ordu sükûnetle yoluna devam etti. Esasen bu sıralarda İran ordusu hakkında türlü kaynaklardan 'haberler gelmeğe başlamıştı. Bunlardan belki de ilki, Yahya Bey adındaki bir "dilaver sipahi'nin yakaladığı Kör Şadi adındaki adamın verdiği haberdi. Şah İsmail'den Tebriz yakınlarında ayrıldığını bildiren bu zat, şu anda onun Tebriz'de bulunabileceğini söylüyordu.

Savaş Yerine Yaklaşılıyor

Yine bu sıralarda idi ki Mihal oğlu Ali Bey, İran komutanı Ustaclû oğlu Muhammed Han'ın, Hoy şehrine geldiğini ve Şah'ın da yakınlarda bulunduğunu bildirdi. Biraz sonra, Kazlıgöl civarına gelen Padişah'a, Şehsüvar oğlu Ali Bey, Şah'ın Hoy'a geldiğini haber vermiş , aynı zamanda bir mikdar Kızılbaş kafası da yollamıştı. Şehsüvaroğlunun gönderdiği.haberden çok memnun kalan Padişah ona, 1000 altın ile Gedik Ahmed Paşa'dan kalmış olan değerli bir kılıcı hediye olarak gönderdi.

Türlü kaynaklardan Şah İsmail hakkında toplanan bilgiler arasında, bir casusun verdikleri cidden enteresandı. "Türkmen emirlerinden Ferah-şad Bey'in Şeyh Ahmed" adındaki bu casusu, daha ordu Tercan'da iken İran'a gönderilmişti. 'Acemlerin eline düşmek felaketine dûçar olan , şeyh Ahmed" Ucan yaylağında bulunan Şah'ın yanma götürüldüğü vakit, o kadar ustaca hareket etmişti ki Şah, onu ilgi ile dinledi. Çünkü Şeyh Ahmed "beni Rumeli beyleri ve Türkman serdarları gönderdiler. Cümlesi kadimden muhibb-i Al-i Aba ve hevadar-i evlad-i Murtaza olub Şah'ın hizmetine talib ve can-u dilden bende-i ferman olmağa ragıblardır". Bunlar kendi aralarında and içtiler ve karar verdiler ki Osmanlı ordusu ile İran ordusu karşı (karşıya geldiği vakit Osmanlılar tarafım bırakarak bu tarafa geçeceklerdir, diyordu. Ayrıca Kürt ve Türkmen beyleri tarafından, itaat edeceklerine dair Şah'a yazılan bir takım uydurma mektuplar da ortaya koymuştu. Söylediklerinin hepsinin doğruluğundan şüphe etmeyen Şah İsmail, hediyelere boğluğu ve Hoy'a kadar beraberinde getirmiş olduğu bu zatı yeniden Osmanlı karargahına gönderirken "Yine sen mukaddema var, istimalet eyle. Ben dahi Çaldıran'da yetiştim" demiş ve uydurma mektupların cevabını da onunla göndermişti. 1
Alınan bu haberler, Şah İsmail'in işi daha çok uzatmak istemediğini gösteriyordu. Nitekim Osmanlı ordusunun Çaldıran'a iki, üç konak mesafeye geldiği sıralarda, İran kuvvetlerinin Çaldıran'da toplandıkları kesin olarak öğrenildi. Ordunun Dana Sazı konağına geldiği gün yani 19 ağustos 1514 (27 Cumada-l-ahire 920) de güneş tutuldu. O devirlerde çok önemli sayılan bu tabii olayı müneccimler, "mağrib vilayetinin şehr - yarı şark memleketine müstevli olub hutbe ve sikkeyi tağyir eyleye deyü takrir itmişlerdi, şark padişahına azim nekbet ve zillet vardır deyü takvimlerinde tahrir itmişlerdi". Olayın bu suretle hayra yorum-lanması Osmanlıların maneviyatı üzerinde büyük bir tesir icra eyledi... 20 Ağustosta Bayezid kalesini teslim alan Osmanlı ordusu, 22

Ağustosta Çaldıran savaşının yapıldığa Sahra civarına geldi ve Kızılbaşların karakolları ile karşılaştı.

Ordular Savaş Sahasında

Bundan dolayı Kızılbaş ordusunun çok yakında bulunduğu kabul edilerek, "Otağ-ı humayun konmuşken" kaldırıldı ve savaş düzeni alınarak akşama kadar yüründü. Fakat düşmanla karşılaşılmadı. Akşam üstü Padişah'ın otağı bir tepeye kuruldu, etrafı yeniçerilerle çevrildi, "çadır çadıra çetilüp tınab tınaba çatıldı, ve yasak ile sak yatıldı ". Bu geceyi askerler,sabaha kadar yarı uykusuz geçirdiler ve gerekli hazırlıkları tamamladılar. Savaşa pek elverişli görünmemekle beraber işgal 'ettikleri sahayı Osmanlılar tahkimli bir hale getirdiler, topları mevzie soktular, zincirlerle birbirine bağladılar ve ordugahta develerden ve arabalardan bir takım manialar meydana getirerek barikatlar kurdular. Osmanlı ordusunun konakladığı bu saha, Akçay vadisinin kuzey-batı tepeleri idi. Bu kuvvetlerin tam karşısında İranlılar yer almış bulunuyordu. Osmanlıların bu kadar sıkı çalışmalarının ve geceyi uykusuz geçirmelerinin sebebi herhalde, Şah İsmail'in daha önce Çaldıran sahrasına gelip yerleşmiş olması idi. Eğer Şah'ın ordugahında Osmanlılara karşı hemen hücuma geçme fikri kabul edilebilseydi, Yavuz Sultan Selim'e bir hazırlanma imkanı bırakılmamış, bu suretle de yorgun Osmanlı kuvvetleri ve Türk süvarileri çok müşkül duruma düşürülmüş' olacaktı.

Savaş Meclisi ve Başdefterdar Piri Çelebi'nin Fikirleri

Fakat bu şekilde hareket edilmediğinden Osmanlıların, Şah İsmail'in savaş sahasına daha önce gelip yerleşmiş olması avantajından başka bir şey tehdit etmiyordu. İran ordusunun bu tarzdaki hareketine karşılık Yavuz Sultan Selim, savaş sahasına geldiği günün gecesinde (22 Ağustos salı günü gecesi) hemen bir savaş meclisi toplamış ve burada çok kritik olan durumun münakaşası yapılmıştı. 2500 kilometrelik bir yolculuk yapan ve ayrıca zahire sıkıntısı da çeken Osmanlı ordusu, insan ve hayvan bakımından çok yorgun olduğu için mecliste bulunan vezirler, bu sebepleri ileri sürerek orduya 24 saatlik bir istirahat verilmesini istediler. Defterdar Piri Mehmed Çelebi ise, zaman kaybının Osmanlılar aleyhine bir hal yaratabileceğini düşündüğü için, derhal savaşa girme taraftarı idi. Çünkü ona göre, Osmanlı askerleri arasında Şah İsmail'e taraftar olanlar vardı. Bilhassa akıncıların büyük bir kısmı Alevi idiler. Bunların her an Şah İsmail ile anlaşma ihtimali hatıra gelebilirdi. Padişah, Piri Çelebi'nin fikrini çok beğenmiş ve hatta "işte yegane sahib-i re'y bir adem, yazık M vezir olmamış" diyerek onun fikrini tasvib etmişti. Bu sebeple Osmanlı ordusu, 22 ağustos günü gecesi hazırlıklarını bitirerek sabaha karşı savaşa girecek duruma gelmişti. Esasen iki ordugah arasındaki mesafe beş altı kilometreyi geçmediği için iki taraf gerekli ihtiyat tedbirlerini almış ve ileri karakollar arasında bütün gece boyunca çatışmalar vuku' bulmuştu.

İki Tarafın Savaş Düzeni

23 Ağustos 1514 (2 Receb 920) Çarşamba gününün sabahı olurken Yavuz Sultan Selim silahlarını takınmış, atına binmiş ve ordunun merkezindeki yerini almış bulunuyordu. Onun etrafında 10000 tüfekli yeniçeri ile topçu, cebeci ve kapıkulu süvarisi vardı. Yeniçeriler'in ön tarafına arabalar ve develer konulmuştu, bunlar siper vazifesi görecekti. Sadr-ı a'zam Hersek-Zade Ahmed, ikinci vezir Dukakin-Zade Ahmed ve üçüncü vezir Mustafa Paşa'lar Padişah'ın yanında idiler. Sağ kolda bulunan Anadolu ve Karaman kuvvetlerine Anadolu Beylerbeyisi Sinan Paşa, sol kolda bulunan Rumeli askerlerine de Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa komuta edecekti. Bu kuvvetlerden başka Hasan Paşa'nın yanında 10 000, Sinan Paşa'nın yanında da 8000 azeb vardı. Zincirlerle birbirlerine bağlanmış olan topların büyük bir kısmı azeblerin arkasında mevzi'lendirilmiş-ti. Emir aldıkları vakit azebler sağa, sola açılacak ve topçular, bundan sonra düşmana hemen ateş açacaklardı. Şehsuvar Oğlu Ali Bey öncü, Şadi Paşa'da ardcı kuvvetlerin komutanlıklarına tayin olunmuşlar-dı. Bu suretle tertiplenen Osmanlı kuvvetleri 120 000'den fazla tahmin ediliyor ve bunların 80 000'inini süvariler teşkil ediyordu. Fakat Osmanlı askerinin atları gıdasızlık yüzünden bitkin, hatta bir iş göremiyecek halde idiler. Ayrıca yiyecek maddelerinin azlığı Osmanlı ordusunun insan gücü üzerinde de çok müessir olmuştu. Bununla beraber düşmanın çok yakınlarda bulunmuş olması, Türk'lere her şeyi ve her İstırabı unutturmuştu. İran'lılara gelince, onların kuvvetleri de en azından Osmanlı kuvvetleri kadar vardı. Topa ve tüfeğe malik olmamakla beraber, 'bolluk içinde bulunan bu Ordu'nun süvari kuvveti sayıca Osmanlı süvarisinden fazla idi. Ayrıca bunların atları yorgun ve zayıf da değildi. Bilhassa bu süvarilerden 10 000 tanesi, dikkati üzerlerine çekmekte idiler. Çünkü, savaş tecrübeleri fazla olan ve tepeden tırnağa kadar zırh içinde bulunan bu insanların kırmızı tuğlarla süslenmiş ve çelikten yapılmış cilali miğferleri vardı. Ayrıca topuz, yay ve mızraklarla teçhiz edilmiş bulunan bu cengcilerin çevik atlarına çelikten yapılmış eyerler vurulmuştu. Şah İsmail'in yanında bulunan bu atlılar, o kadar demire gark olmuşlardı ki "cüyûş-i cevşenpûş mı dır, yoksa demür dağ mıdır bilinmeyüb nokerler mirinden ve beyler birbirinden seçilmez idi".

İran kuvvetleri de sağ, sol ve merkezde olmak üzre başlıca üç gruba ayrılmışlardı. Bunlardan sağ kanaddaki kuvvetlere bizzat Şah İsmail komuta etmekte idi. Sol kanat kuvvetlerinin başında ise, Şah'ın en güvendiği adamlarından birisi olan Ustaçlûoğlu Muhammed Han bulunuyordu. Bu kuvvetler, Anadolu Beylerbeyisinin komutasındaki Osmanlı kuvvetlerine saldıracaklardı. Necm-i sani denilen ve vezir-i a'zam olan Seyyid Ni'metullah oğlu mir Abdü'l-Baki ile Kadıasker Seyyid Şerif, merkezde Şah'ın sancağı dibinde idiler. işte ordusunu bu şekilde tertiplemiş olan Şah İsmail, Osmanlı kuvvetlerinin iki kanadına birden hücum ederek iki taraftan bir kuşatma hareketi uygulamak ve bu suretle de Osmanlı merkezindeki kuvvetleri arkadan vurmak istiyordu. Piyade kuvveti pek az olan Şah İsmail'in bu cür'etkar pilanını uygulamaya karar vermiş olmasının başlıca sebebi belki de ordusuna karşı beslediği sonsuz güvendi. Çünkü ona tabii' olan kuvvetler, yalnız iyi teçhiz edilmiş değil, aynı zamanda kendisini kutsal tanıyan insanlardan meydana gelmişti. Bu cür'etkar hareketin bir sebebi de, daha önce söylendiği gibi, Osmanlı kuvvetlerinden bir kısmının kendi tarafına geçeceğini umması ve Osmanlı ordusu içindeki Alevilerden ve casuslardan Osmanlı Ordusunun tertibatını öğrenmiş bulunması idi. işte bugünki Doğu Bayezid şehrinin 80 kilometre güney doğusunda bulunan Çaldıran ovasında, o devrin en güçlü iki ordusu, birbirlerini imha etmek için bu tertip üzre, karşı karşıya gelmiş bulunuyordu.

Çaldıran Savaşı

Savaşa, 23 Ağustos 1514 (2 Receb 920) Çarşamba günü güneş doğarken İran'lıların taarruziyle baklandı. Şah'ın idaresindeki 40 bin kişilik bir kuvvet büyük bir hırsla Osmanlı kuvvetlerine 'saldırmıştı. Aynı anda Ustaçlûoğlu Muhammed Han da Anadolu Beylerbeyisinin idaresindeki kuvvetler üzerine yürüdü ve bu suretle de, Kızılbaşlarca Sofukıran (sûfi kıran) adı ile bundan sonra ün kazanacak olan Çaldıran ovasında korkunç bir savaş başlamış oldu. Osmanlıların "Allah Allah!" 'Kızılbaşların da "Şah, Şah!" diyerek
canla başla çarpıştıkları bu savaşta her iki tarafın sağ kanatlan büyük başarılar gösterdiler. Buna karşılık da hamlede İran kuvvetlerinin sol kanadı işe yaramaz bir hale getirildi. Çünkü Osmanlıların sağ koluna komuta eden Anadolu Beylerbeyisi Sinan Paşa plan gereğince, Kızılbaşları top menziline kadar getirdikten sonra topların ' önünde bulunan askerlerini büyük bir intizam içinde geri çekmeye yani İran'lıları Türk topları ile karşı karşıya bırakmaya muvaffak olmuştu. Onun için, coşkun bir sel gibi Osmanlılar üzerine atılmış ve hiçbir ihtimali hesaba katmamış olan Kızılbaşlara, herhangi bir tedbire baş vurmaya vakit bırakmadan birçok Türk topu ateş püskürdü. Husule gelen müthiş gürültünün birçoklarının maneviyatını sarsması ve yakın mesafeden açılmış olan bu ateşin birçok insanı birden yok edişi, Ustaçlûoğlu Muhammed Han ve kuvvetleri İçin büyük bir felaket oldu. Çünkü top ateşi karşısında "Bir defada kati çok Kızılbaş ve Muhammed Han'ın evlad ü etbaı saf önünde bulunmağla cümlesi hak-i helake düştiler". Bu arada bir Osmanlı askeri de Ustaçlüoğlunu atından düşürmüş ve öldürmüştü. Şah İsmail'in sol kanaddaki kuvvetlerini ezen, komutanlarını öldüren Sinan Paşa kuvvetleri ayrıca Abdül Baki Han idaresindeki İran piyadesine de hücum ederek onların da dağılmasını ve komutanlarının öldürülmesini temin ettiler. Ancak kılıçtan kurtulabilenler, savaş sahasını terketmemiş, Şah'ın yanma kaçmışlardı. Halbuki Kızılbaşların; sağ kanad kuvvetleri büyük bir başarı ile çarpışmakta idiler. Çünkü önce yeniçerilere hücûm eden Şah İsmail, tüfek ve topların çok tesirli ateşi karşısında çekilmek mecburiyyetinde kaldıktan sonra , Osmanlıların solkanadına saldırmaya 'karar verdi ve hemen Malkoçoğlu Bey ile Tur Ali Bey'in zayıf kuvvetleri üzerine atıldı. Çünkü bunlar "Rumeli alayının ucunda dururlardı". Bundan maksadları, Kızılbaşların bütünü savaşa girdikten sonra onları arkadan vurmaktı.

Beylerbeyi Hasan Paşa

Casusları vasıtasiyle bunu haber almış olan Şah İsmail, işte bundan dolayı her-şeyden evvel bu kuvvetleri yok etmek istedi. Gerçi iki kardeş büyük fedakarlıklar gösterdiler, ancak takviye kıt'aları yetişmeden her ikisi de şehid düştüler. Bundan sonra asıl kuvvetler üzerine yönelen Şah İsmail, kısa zamanda azeb'leri dağıtarak Beylerbeyi Hasan Paşa'nın sancağının bulunduğu yere doğru sür'atle ilerledi. Bu koldaki Osmanlı komuta hey'eti, daha önce kararlaştırılmış olan hareket pilanını uygula-yamamış, yani topların önünde.bulunan azeb'leri zamanında geri çekemediği için, neticenin alınmasında tesirleri pek büyük olan toplar hiçbir işe yaramamıştı. Bundan başka Beylerbeyi Hasan Paşa da pek ağır surette yaralanmış ve savaş sahasının dışına çıkıldıktan kısa bir zaman sonra ölmüştü. Hülasa Şah'ın korkunç saldırısı, topların işe yaramaması ve Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'nın şehid düşmesi, Osmanlı sol kanadının çözülmesine ve askerlerin Padişah'a doğru kaçmasına sebep oldu.

Osmanlı Merkez Kuvvetlerinin İşe Müdahalesi

Durumun vehametini, Karaçinoğlu'nun gönderdiği haberden öğrenen Padişah, bu kola acele yardım edilmesini emretti. Onun için tüfekli yeniçerilerden ''Bir koşun asker, Rumeli leşkerine imdad ve incad kasdına yüzlerin oi canibe döndirdiler". Yeniçerilerin işe müdahalesi savaşın seyrini birden bire değiştirmiş görünmektedir. Çünkü ateşli silahlar karşısındaki insan kaybı, Şah İsmail'in yaptığı şiddetli hücumun yönünü değiştirmesine ve Osmanlı ardcı kuvvetleri üzerine çevrilmesine sebep olmuştu. İşte bu hal İran'lıların yenilmesini biraz daha çabuklaştırdı. Çünkü İran süvarisi böyle yapmakla Osmanlı ağırlıklarının, deve ve arabalarının içine düşmüş, atlarının ayaklan iplere ve zincirlere takılarak iş göremez bir hale gelmişti. Bu sırada idi ki Osmanlı merkezindeki bütün kuvvetler kılıçla da savaşa girdiler. Savaşın bu en kritik anında Şah İsmail,.bir kurşunla bazusundan yaralandı ve atı çamura saplanarak kendisi yere düştü. Bu halde iken mızraklı bir Osmanlı süvarisi ona hücûm etmişti. Fakat Şah'ın "mukarriblerinden" olan, kıyafet ve elbisesi, aynı zamanda "zinet ve şevket" bakımından Şah'a çok benziyen sultan Ali, "Şah, ben'im" diyerek işe müdahele edince Osmanlı süvarisi onun üzerine atılmış ve kendisini yakalıyarak Padişah'a koşmuştu. Bu esnada idi ki, sonradan at - çeken diye ün alan Hızır adındaki bir seyis, kendi atını Şah'a vererek gerçi onun kaçmasını mümkün kılmış , fakat kendi canını kurtaramamıştı. ikindi vaktine doğru savaş sahasından kaçan Şah'ın peşine takılan Mihaloğlu, ona Çaldıran suyunda yetişmiş ise de yakalamaya muvaffak olamamıştı.

Şah'ın yaralanmasından ve kaçmasından sonra İran ordusu daha fazla direnemiyerek dağılmış ve şafakla başlamış olan bu korkunç savaş, o gün akşam üzeri, Osmanlıların büyük bir galibiyyetiyle sona ermişti. Bununla beraber Padişah yatsı vaktine kadar atından inmedi. Tarihin en büyük meydan savaşlarından biri olan Çaldıran savaşının kazanılmasında; "tertip ve tahkim işlerindeki" üstünlüğün , ateşli silahlara malik olmanın, Osmanlı askerinin eşsiz fedakarlığının ve son olarak Yavuz Sultan Selim'in askeri dehasının büyük payı vardır.

Şah İsmail, on onbeş kişilik maiyyetiyle birlikte süratle doğuya doğru kaçtı ve çok kısa bir zamanda Tebriz'e vardı. Ancak orada da güven içinde kalamayacağını anladığı içindir ki Sultaniyye kalesine sığındı.

Safavi Kuvvetleri'nin Esaslı Bir Takibe Tabi Tutulması

İran ordusuna gelince, büyük kısmı esir edilmiş olan bu ordunun kılıçtan kurtulanlarım Şehsüvaroğlu Ali Bey'in bir süre takip ettiği, fakat işten vazgeçtiği, netice itibariyle, perişan bir surette kaçan İran kuvvetlerinin esaslı bir surette takibe tabi' tutulmadığı anlaşılmaktadır. Askerliğin en baş kurallarından birisi olan takip idinin, İran ordusu hakkında neden uygulanmadığını, bir vesika ve kandırıcı bir kaynak bulunmadığına göre, izah etmek pek güçtür. Gerçi bazı kaynaklarda, Kaçanı kovalamak merdliğe aykırı bir harekettir denilmek suretiyle ta'kip etmeme keyfiyyeti açıklanmak istenmiş ise de bunu bir gerçeğin ifadesi olarak kabul etmek mümkün değildir. ihtimal bu ta'kip etmeyişte, savaşın, akşama kadar sürmüş olması, esasen yorgun olan Osmanlı kuvvetlerinin, sabahtan akşama kadar sürmüş olan bu çetin savaştan sonra artık düşman ordusunu ta'kip edecek zindeliği kaybetmesi ve nihayet zengin İran ordugah'ının yağma edilmesi işi rol oynamış olabilir. Bilhassa sonuncu nokta, yani yağma işi, üzerinde önemle durulması lazımgelen bir haldir.. Çünkü, yolculuk esnasında türlü sıkıntılara katlanmış olan Osmanlı ordusu o anda zengin bir ordugah'ın

içinde bulunmaktadır. Ayrıca, savaşta çok sayıda insanın ölmüş olması, bu ta'kip edilmeyişte başka bir sebep olarak düşünülebilir. Çünkü, söylendiğine göre iki taraftan ölenlerin mikdarı 30 000 kişi idi.

Ölenler arasında üstün vasıftaki insanlar da vardı. Osmanlılar, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa ile, Sofya Sancağı Beyi Malkoçoğlu Ali ve kardeşi Silistire sancağı Beyi Tur Ali, Birizren Sancağı Beyi Süleyman, Karasi Beyi, Mehmed, Kayseri Sancağı Beyi Üveys, Niğde Beyi Yürüyüşoğlu İskender, Beyşehir Beyi Karlıoğlu Sinan, Rumeli Kethüdası Isa, Yahya Paşa oğlu Mahmud, Mihaloğlu Mustafa, Yörgüçoğlu Mehmed veya Mustafa Beylerle Mora Sancağı Beyi Hasan Ağa'yı ve daha "nice züamayı nam-dar ve a'yan-ı sipah-ı timar"ı kaybettiler.

İranlılara gelince, onların da kayıpları telafi edilemiyecek kadar büyüktü.
Kemal Paşa-Zade'nin dediğine göre ölenler arasında vezir-i a'zam Seyyid Abdül Baki, Bağdad Hakimi Hulefa Bey , kadıasker Seyyid Şerif, Herat ve Horasan valisi Lala Bey, Hemedan Hakimi Tekelû Kahi Bey, Korucubaşı Saru Piri , Damgan Hakimi Sultan Ali Bey,
"Irak-ı Acem serdarı Pir Budak Bey, Gence Beyi Serdar Bey, Saidçukuru Beyi Ağzıdar Bey, Kazvin ve Sultaniyye Hakimi Kara Sinan Bey, "Meşhed-i Ali astanesi nakibi "Muhammed" (ki sıhlıat-ı neseble meşhurdur") gibi büyükler de vardı. Bunlara Ustaçlûoğlu Muhammed hanı da ilave edersek İran büyüklerinden ölenlerin sayısı on beşe yükselmektedir.

İran ordusunun ta'kip edilmemesine son bir sebep olarak, büyük bir kısmı esir alınan Iran ordusundan arta kalanların, herhangi bir noktada tutunarak Osmanlı ordusunu engelleme imkanına sahip olamayacaklarının düşünülmüş olabileceği de gösterilebilir. Hülasa, Çaldıran savaşının sonucu Şah İsmail için pek ağır olmuştu. Rivayet edildiğine göre o, kendisini bu savaşa teşvik edenlere ve bilhassa Ustaçlûoğlu Muhammed Han'a sonradan beddua etmişti.

Sayıları fazla olan kadın esirler arasında Bağdad Hakimi Hulefa Bey'in kızı ve Şah İsmail'in "menkûhası" olan Taçlı Hanım da vardı. Kaynaklarımızın bir kısmı tarafından Şah'ın nikahlı karısı ve bir kısmı tarafından sadece gözdesi olarak kabul edilen ve Tacım Hanım da denilen Taçlı Hanım'ın yakalanması keyfiyyeti tarihçilerimiz arasında ihtilaflı bir konudur. Bazılarına göre, alınan esirler arasında elbisesi altınlı ve gömleği gül renkli bir kadın da vardı. Kendisinin Şah'ın nikahlı Hanım'ı olduğunu söylediği için Padişah'ın huzuruna götürülmüştü, öteki esirler de onun 'sözlerini tasdik etmişlerdi.

Bazı kaynaklar onun, Mesih Paşa-Zade'nin adamları tarafından yakalanarak Padişah'ın huzuruna götürüldüğünü kabul etmektedirler. Bir kısım kaynaklar ise onun yakalandığını ve fakat Padişah'ın yanma getirilmeden serbest bırakıldığını söylüyorlar. Meseleyi bu şekilde kabul etmek, Padişah'ın savaş günü gecesi tellallar vasıtasıyle yaptığı emre uymaktadır. Buna göre her kimin eline kadın ve çocuk esir düşmüş ise bunların salıverilmesi lazımdır. Padişah'ın kadınlar hakkında böyle bir hüküm verip vermediği kesin olarak söylenememekle beraber çok güzel olan Taçlı Hanımın bırakılmadığı ve onun Taçi-Zade Cafer Çelebi'ye verilmiş olduğu ve bundan sonra da Türkiye'de kaldığı bir gerçektir. Çünkü Padişah 921 ramazanında Taçlı Hanıma "hadım ve at arabası ve beş bin akçe vermişti. 984 hicret tarihine kadar yaşamış olan bu kadının ayrıca, "Tırhala'da başmaklık tarikiyle cihet-i maaşı vardı". Son yapılan incelemelere göre Taçlı Hanımı esir eden Mesih Paşa-Zade değil, Vidin sancak beyi Mesih Bey'in bir adamıdır. Taçlı Hanımın bütün mücevheratını alan bu zat bunları Mesih Beye teslim etmiş, Mesih Bey'in ölümünden sonra bu mücevherlerin bir kısmı onun zevcesinden geri alınmıştı.

Taçlı Hanımın, Taçi-Zade Cafer Çelebi'ye nikahlanması üzerinde de kaynaklarımızın verdiği bilgiler birbirinin aynı değildir. Feridûn Bey'e göre Taçlı Hanım, "Cafer Bey'e in'am buyurulup mir-i mezburun cevarisi silkine münselik" olmuştu. Esasen Padişah'ın dindar ve şeriat kanunlarına

çok bağlı bulunması, aynı zamanda Taci-Zadenin de "ulema-yi kibardan" bulunması dolayısiyle bir nikah bahis konusu olamazdı. Başka bir kaynak ise nikahın yapıldığım ve fakat bundan Padişah'ın haberi olmadığını bildirmekte hatta Padişah bunu duyduğu vakit Taci-Zade'ye, nikahlı bir kadını kendisine nasıl nikah ettiğini ve hangi mezhebin buna müsait olduğunu sorduğunu ve Taci-Zade'nin ölüm sebebinin bu olduğunun rivayet edildiğini yazmaktadır.

Kaynakların verdiği bu bilgilere rağmen Padişah'ın bu mesele üzerinde bu kadar hassasiyetle durduğuna pek gerçek nazarıyla bakılamaz. Çünkü Kızılbaşlar hakkında verilmiş olan fetva bu hususta kendisine geniş yetkiler tanımaktadır.

Çaldıran'da Geçirilen Günler

Şah'ın kuvvetlerinin iyice dağıldığına kanaat getirildikten sonra savaşın yapılmış olduğu sahrada çadırlar kuruldu, ordugah süslendi, ganaim toplandı ve gece bu suretle geçirildi. Bu savaş için "Beşaret-i ebedi" deyimi tarih oldu.

Bu önemli olay için düşürülen tarinıerden birisi de şu idi:

"Hayli hücum itti Müselmanlara, Leşker-d ıbed-baht ile sûfi-i şûm Akibet-ül-emr olub münhezim Gitti harab illere manend-i-bûm
Hatif-i gaybi elidi tarihini ı Aldı Acem Şahmı Sultan-ı-Rûm".

Ertesi gün büyük bir divan toplandı. "Vüzeray-i izam ve ümeraray-i kiram" nehrin kenarında saf saf durdular, ve Padişah'ın elini öperek zaferi tebrik ettiler. Bu arada şehitlerin gömülmesini ve şehzade Süleyman ile Mısır Sultanına, Kırım Hamna, Eflak ve Boğdan'a fetihnameler gönderilmesini emreden Padişah bir taraftan da gereklileri taltif etmiş, rütbeler ve bahşişler dağıtmıştı.
Zaferin tes'id edildiği o anlarda Padişah'ın korkunç bir hükmü de yerine getiriliyor yani İran esirleri cellatlara veriliyordu. Yalnız bunlardan "Kadı-Zade Erdebili Mevlana", İdris-i Bitlisi'nin şefaat etmesiyle kılıçtan (kurtuldu ve 'kendisine 18 akçe ulûfe tahsis edildi. Şu anda Yavuz'un istediği olmuş yani İstanbul'dan İran'a doğru asker yürütülmüş ve Kızılbaşlar melamet kanıyle boyanılmıştı.

Çaldıran'da iki gün kalan Padişah üçüncü gün Tebriz'e doğru harekete geçti ve Recep ayının sekizinde (29 Ağustos) Dukakin-Zade Ahmed Paşa, Piri Çelebi ve Sekbanbaşıyı 500 yeniçeri ile Tebriz'i işgal etmek için yola çıkardı. Bunlar aynı zamanda Şah İsmail'in hazinesini zapt edecek ve şehri yağmadan koruyacaklardı. Kuşçu Çimeni veya Kuşçu Çeşme denilen konak mahalline gelindiği vakit Padişah, şimdiye kadar Şah İsmail tarafında çalışmış, Çaldıran'da Osmanlılar aleyhine savaşa girmiş ve fakat o »andaki menfaatları icabı Osmanlılara dehalet etmiş olan kürt beyi Rüstem'i, elli adamiyle birlikte öldürtmüştü. Yedi Çeşme denilen konak mahallinde de, biraz önce itaat etmiş olan kürt beylerinden Halid, yüz elli adamiyle birlikte öldürüldü.

Yavuz Tebrizliler Tarafından Kağılanıyor

O ayın onbeşinde Tebriz yakınındaki Sürhab'a gelen Padişahı Tebriz uleması, eşrafı ve halkı burada karşılamış ve Tebriz'e kadar Onun geçeceği yollara kıymetli acem kumaşları ve altunlu bezler sermişlerdi. Padişah'ı karşılayanlar arasında, Timur soyundan Hüseyin Baykara oğlu Bedi'ü'z-Zaman da vardı. önde yeniçeriler olduğu halde büyük bir alayla Tebriz'e giren ve kadın, erkek, genç ve ihtiyar herkes tarafından büyük bir sevgi ile karşılanan Yavuz, gerçi orada Şah'ın hazinelerini bulamadı , fakat bir kısım mücevherat ile kıymetli taşlar ve çok değerli silahları ele geçirdi. Tebriz'de kaldığı sekiz dokuz gün içinde her tarafı ve bu arada Heşt-Behişt sarayını da gezen Yavuz, Şah İsmail tarafından cephanelik olarak kullanılmakta olan Uzun Hasan camiini yeniden ıma'bed haline getirmiş ve burada Cum'a günü hutbede Hulefa-d Raşidin ile kendi adına hutbe okutmuştu. Onun maksadı kışı bu havalide geçirmek ve baharda Şah İsmail ile yeniden mücadeleye girişmekti. Fakat "a'yan, ba-husus si-pah ve yeniçeriyan" bu fikirde değildiler. Vezirlerin fikirlerine göre de kış, ihtiyata riayet edilmiş olmak için, İran topraklarıyle Anadolu arasındaki bir bölgede geçirilmeli idi. Çünkü sefer sırasında Osmanlı ordusunun "nüzül develeri", bir kısım manialar yüzünden, "ma-hall-i ihtiyaçta gelüp vasıl" olamamışlardı. öte taraftan o yıl, az yağmur yağması mahsulün de az olmasını mucip olmuştu. Ayrıca Şah İsmail, çekilirken mevcud yiyecekleri yaktığı için "bir şinik arpa iki yüz akçeye ve bir ekmek yüz akçeye satılur olmıştı". Bu şartlar altında Tebriz'de bulunmanın askerin ma'neviyyatı üzerinde fena tesirler bırakacağını söyliyen vezirler, böyle bir anda muhtemel bir düşman hücumunun tehlikeleri üzerinde de duruyorlardı. Bu fikirlere, Padişah'ın ne derece değer verdiği bilinmemekle beraber, Tebriz'de bazı icraat yaptıktan ve bilhassa tüccar, bilgin ve san'atkarlardan bin kişiyi İstanbul'a naklettikten sonra, kışı geçirmek üzre, 14 Eylül'de (24 Receb) Tebriz'den Karabağ'a hareket etti. Ancak kışı buralarda bile geçirmeyi uygun görmeyenler, Padişah'ı fikrinden caydırmaya çalışıyor ve bu yolda yeniçerileri tahrik ediyorlar.

Orduda Huzursuzluk ve Bir Ayaklanma Hareketi

Bundan başka havanın soğuması, hatta kar yağmaya başlaması, gıda maddelerinin günden güne azalması sinirlerin -bozulmasına yol açtı ve bu hal ile Aras nehrine kadar gelindi. Gürcistan Hanından istenilmiş olan yiyecekten de henüz bir eser yoktu. Bu sebepten Gürcistan toprakları yağmalanmaya başlanmıştı. Ancak Gürcü Hanının ispirin anahtarlarını göndermesi ve yiyeceklerin de Çoban Köprüsü konağında ordugaha erişeceğini bildirmesi sinirli havayı biraz yatıştırdı ise de, Aras nehrinin sularının kabarması, nehir geçilirken birçok insan ve hayvanın boğulması, ayrıca açlıktan da zayiat verilmesi, yeniden sinir bozukluğunun artmasına sebep ol-muş olmalıdır ki nehrin kenarında "erkan-ı devletin tahrikiyle yine yeniçeri taifesi rehgüzar-i şehr-yarda durdular" ve buralarda kışlamanın mümkün olamayacağını söylediler. Devlet erkanıyle komutanların da yeniçerilerle fikir birliği içinde bulunduğunu anlamış olan Padişah, kendi isteklerinde daha fazla ısrar etmeyerek geri dönmeye karar verdi , ancak olayları bu suretle tertiplediklerinden şüphe ettiklerini cezalandırmakta da gecikmedi.

Bayburt'un İşgali

Nitekim Nahcıvan civarında bulunan Karabağ köyünden hareket edildiği sırada, Padişah'ın emriyle, dilsizlerden birisi vezir Mustafa Paşa'nın atının kuskununu kesti. Bir süre bu halde yol alan ve nihayet askerlerin alaylı gülüşleri arasında atından düşen bu Paşa'yı Yavuz, ordu mensuplarının saygısını kaybettiğini bahane ederek, Jengi çayırı konağı geçildikten sonra azletti. Çoban Köprüsüne gelindiği vakit Gürcü Hanının gönderdiği yiyecek maddeleri geldi. Burada bir gün kalan Padişah Mustafa Paşa'nın yerine Piri Mehmed Çelebi'yi vezirliğe getirmiş, bu arada başka tayinler de yapmıştı. Bu esnada idi ki Bayburd'un fethedildiği haberi ve Çin Ağılı (veya Çinoğlu) menziline gelindiği vakit de kalenin anahtarları geldi.

Açlık Tehlikesi, Askerde Disiplinsilik

Yine bu esnada idi ki kar yağmaya başladı. Bu sebepten çok dağlık olan bu bölgede harekat büsbütün güçleşmiş, açlık daha ziyade artmış, Gürcü Hanından gelenlerden başka, zahire tedariki için Bayburd taraflarına gönderilen Piri Paşa'nın sağladıkları da ihtiyacı karşılamadığı için insan ve hayvanlardan ölenlerin sayısı gittikçe çoğalmıştı. Onun için Üç Kilise konağına gelindiği vakit sipahilere izin verilmiş , fakat buna rağmen sıkıntı giderilememişti. Belki de bu sebepten dolayı Tayı Şeyh (Dayı Şeyh) konağında bulunulduğu sıralarda askerlerden bazılarının, köyleri yakıp yıktıkları görüldü. Ayrıca "bazı reaya fukarası" Padişah'a "askerin teaddisinden" şikayet ettiler. Bu halleri dikkate alan Yavuz, suçluları öldürtmüş, ayrıca, bunların hareketlerine mani olamadıkları için, Sadrazam Hersek-Zade Ahmed Paşa ile ikinci vezir Dukakinoğlu Ahmed Paşa'yı azletmişti. Ramazan bayramı namazını Niksar'da kılan Yavuz, 920 şevvalinin altıncı (24 kasım 1514) günü Amasya'ya geldi ve "güzi-de-i sipah ve mülaziman-i dergah ile" kışı burada geçirmeye karar verdi. Yeniçeriler, Ayas Ağa idaresinde İstanbul'a döndüler.

Bir İran Elçi Heyeti

Rumeli Beylerbeyi Sinan


Paşa, kışı Ankara'da geçirmek üzere harekete geçti. İlkbaharda yeniden bir doğu seferine çıkılacağı düşünülerek toplar ve cephane, Şarki Karahisar'da bırakılmıştı. Fakat Çaldıran'da çok ağır bir darbe yemiş olan Şah İsmail yeni bir savaşa tarafdar görünmüyordu. Bu sebepten dolayı "Sadat-d Tebriz'den Abdülvehhab ve Kadı İshak ve Şükrullah Mugani ve hulefa-yi Hayderiyyeden Hamza Halifeden" kurulu bir İran heyeti Amasya'ya geldi. Bu heyet Padişah'a kıymetli hediyelerle birlikte Şah'ın bir mektubunu sunmuştu. Barış isteğini ihtiva eden bu mektubunda Şah, adeta suçunun bağışlanmasını ister şekilde bir ifade kullanıyor ve esir düşen karısının geri verilmesini rica ediyordu. İran Şah'ını bu tarzda harekete mecbur bırakan şey, Padişah'ın kışı Amasya'da geçirdikten sonra yeniden bir İran seferine çıkacağının öğrenilmesi idi. Fakat Padişah İranlıların isteklerinin hiç birisini kabul etmemiş , hatta elçilerden Abdülvehhab ile Kadı İshak'ın İstanbul'da, diğerlerinin de Dimetoka'da hapse atılmalarım emretmişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Yavuz Sultan Selim

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir