Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yavuz'un Tahta Geçmesi, Huzursuzluk ve Anadolu Kızılbaşları

Burada Yavuz Sultan Selim hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yavuz'un Tahta Geçmesi, Huzursuzluk ve Anadolu Kızılbaşları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 15 May 2011, 02:13

Yavuz'un tahta geçtiği sıralarda Osmanlı İmparatorluğundaki huzursuzluk ve Anadolu Kızılbaşları

Babasının son saltanat yıllarını ve memleketin düştüğü perişan durumu bir süre, vali bulunduğu Trabzon şehrinden endişe ile takip eden Yavuz, sonunda babasını tahttan indirerek ve kendisine rakip olabilecekleri hiç merhamet göstermeden ortadan kaldırarak imparatorluk işlerini ele almıştı. Bu şekildeki hareket, imparatorluk (içinde sadece tek bir meselenin halledilişi yani Osmanlı tahtının rakipsiz surette elde edilişi idi. Halbuki babasının ona bıraktığı bu geniş imparatorlukta, acele halledilmesi lazımgelen sayısız meseleler vardı. Bunların her birini ele alarak sebeplerini araştırmak, çarelerini bulmak ve buna göre -memleketin sosyal bünyesinde biraz ferahlık yaratmak ise, gerçekten güç bir iş idi. Çünkü, İkinci Bayezid devri sona ererken gevşemiş olan idareden türlü şekillerde faydalanmak isteyenler, kendi emellerini, çıkarlarım ve ideolojilerini gerçekleştirmek üzre her tarafta harekete geçmişler ve her çeşit halkın huzur ve sükûnunu bozmuşlardı. Bu hale sebep olanlar arasında, vezirden tutunuz devletin en küçük görevlisine kadar olanlar da vardı. Bu arada en çok güvenilmesi icab eden kadılar, müftüler, müderrisler, bilginler, zahidler, müridler, seyyid olmayıp da seyyidlik taslayan sahtekarlar da ön safta geliyordu. Halkın bilhassa bunlardan canı çok yanmıştı. Yapılan zulüm ve işkenceden kendilerini kimin kurtaracağını (kestiremeyen 'imparatorluk halkından bir kısmı, belki bundan dolayı, bir şehzadeye bir kısmı da diğerine hizmet ettiler. Ayrıca bir kısmı da memleketi başka bir idare altında kurma yolunda gayretler harcadılar. Politik haller bir tarafa bırakıldığı ve bu hususla ilgili olanlar istisna edildiği takdirde ihtimal, halkın bütününün maksadı, Çeşitli meseleler zulümden kurtulmak ve mes'ut bir hayata kavuşmaktı, üzerinde çok Onun için bir kurtarıcı arıyorlardı. Ali bin Abdülkerim Halife'yi Yavuz'un şahsında bulmuş ve ona verdiği geniş bir raporla memleketin dertlerinden bir kısmına parmak basmıştır.

Ali bin Abdülkerim Halife'nin arızasında şu noktalar üzerinde durulmaktadır:

a) Ali 'bin Abdülkerim Halife'ye göre kadılar fukaranın hakkını yemekte, "iskat-i salat" ve hatta rüşvet almakta, ölen bir kimsenin serveti bunlar, naibler, yalancı tanıklar ve "müteseyyidler'' arasında yağmalanmaktadır. Bu sebeplerden dolayı, toplumda denge bozulmuş, bir taraftan yokluk içinde kıvranan bir halk kütlesi, öte taraftan çok müreffeh bir zümre meydana çıkmıştı. Ali bin Abdülkerim Halife bu hali "biri tokluktan öle, biri yokluktan öle" deyimiyle özetlemektedir . Gerçi Osmanlılarda rüşvet alma işinin kesin olarak hangi tarihte başladığı belli değildir. Fakat bu devir galiba en bol alındığı ve iyine devletin en büyük makamlarını işgal edenlerin ve birinci sınıf bilginlerin bile rüşvet şüphesi altında bulunduğu bir devredir. Çünkü ikinci bir vesika Ali bin Abdülkerim Halife'yi te'yid eder mahiyettedir ve daha da enteresanıdır. Bu vesikaya göre rüşvet almakla itham olunan zat İstanbul kadılığı ve kadı-askerlik de yapmış olan ünlü bilginlerden Mevlana Sarugürz'dür. Olay şu suretle cereyan etmiştir:

Semendire valisi Bali Beyin zulmünden usanmış olan halk nihayet bu adamın kötü hareketlerini Yavuz Selim'e duyurabileceklerdi. Meseleyi önemle ele almış olan Yavuz, o zaman İstanbul kadısı olan Saru-gürz'ü davet ederek "senin istikametine itikadım vardır". Git Bali beyin ve şikayetçilerin durumunu incele, anoaik kimsenin tarafım tutma ve "bir akçe ve bir habbe alayım ideme" diye tembihte bulunmuş, fakat bununla da yetinmeyerek bir şey almayacağına Kuran-i kerim üzerine yemin et demiş ve böyle yaptırmıştı. Sarugürz ödevine bu suretle başlamış ise de Bali Bey'in teklif ettiği 50 000 akçe karşısında yumuşamıştı. Ancak Padişaha söz verdiği için bunu 'alamayacağım söylemişse de sonunda bu iki zat aralarında bir anlaşmaya varmışlardı. Buna göre Sarugürz tahkikat işini bitirdikten sonra parayı alacaktı, işte şikayetçiler bu şartlar altında dinlendi ve tabii haksız çıkarıldı. Geri dönen Sarugürz Padişah'a bu yolda bilgi verdikten sonra ödevinin sona erdiğini kabul etmiş ve bundan sonra Bali Bey'in teklif ettiği 50 000 akçeyi almıştı . Verilen bu bilginin doğru olup olmadığı kestirilemez. Fakat bir an şu düşünülebilir 'ki İstanbul kadısı Sarugürz dahi rüşvet şüphesi altındadır.

Eğer böyle bir hat olmadı ise o takdirde de şöyle bir mütalea yürütmek yersiz olmaz:

Cemiyet o kadar bozulmuştur ki en üstün vasıftaki insanları dahi kirletmekten çekinmemektedir.

Gene Ali Bin Abdülkerim Halife'ye göre kadılar, naibler, subaşılar kamilen birer cinsi sapıktırlar. Kadıların bu halini "lüti" kelimesi ile, ayrıca "ve kadılar dahi hep azmıştır" cümlesi ile ifade eden bu zat "azgun ve bozgun alimler, kadılar ve müderrisler ve müftiler" den , seyyid olmayıp da seyyidlik taslayanlardan acı acı şikayet etmekte ve şikayetini "mütesseyyidler elinden, mütaassıp şeyhler ve zahidler ve sûfiler ve müridler elinden ah, ah, ah 'kim hergiz ihlas tevekkülleri yoktur" demek suretiyle dile getirmektedir. Görülüyor iki halkı doğru yola sevketmekle görevli olanların bütünü "azgun ve bozgun" bir haldedirler. Halbuki memleketin köşe bucağında gerçek bilginler ve kadılar bulunmakta ve fakat bunlar sefalet içinde yaşamaktadırlar. Ali Bin Abdülkerim Halife'ye göre Sultan II. Bayezid'in bilginlere ve din adamlarına bir takım ihsanları olmuştur. Fakat bu ihsanlar daha ziyade İstanbul ve Edirne'dekiler ile "müteseyyid ve müteşeyyih'a münhasır" kalmıştır, müstahak olanlar bunlardan faydalanamamışlardır. Sultan II. Bayezid'in bu isabetsiz hare-ketini tenkit ederken Ali Bin Abdülkerim Halife, sanki o yalnız İstanbul ile Edirne'nin Padişahı .idi, memleketin öteki kısımlarının "uleması, sulehası ve fukarası ve gurabası kendünün değildi", bunlarla meşgul olmadığı için gerçek mü'ıninler köşe bucakta kendi hallerine terkedilmişlerdi demekte ve Padişah ile vezirlerin sosyal işlerle hiçbir zaman ilgilenmediğini, arasıra yapılan işlerin sadece paraya ve maddeye inhisar ettiğini, halbuki Padişahlığın yalınız mal ve mülk işiyle ilgilenmek demek olmadığını söyledikten sonra Bayezid devri erkanının şimdiye kadar hep bu yolda yürüdüklerini, onun için bunlarla bir iş görmenin mümkün olmadığım ve hepsinin değiştirilerek yerlerine iyi vezirler ve kadıaskerler tayin edilmesi lazım geldiğini ileri sürmekte idi . Bir taraftan da, öteden beri öğünülen adalet müessesesi bu tarihlerde artık tamamiyle ters işlemekte ve şikayetçilerin haklı istekleri rüşvet yüzünden yerine getirilmemektedir.

b) Alii Bin Abdülkerim Halife, halkın türlü şekillerde soyulduğu bu devirden enteresan bazı örnekler vermekte ve bilhassa bennak resmi denilen bir vergiden halkın bıkmış usanmış olduğunu belirtmektedir. Çünkü timar sahibine ödenmesi lazım gelen ve yurdun türlü bölgelerinde türlü şekillerde uygulanan bu verginin toplamlısında büyük yolsuzluklar olmakta ve bu suretle de ilgililerden alınan vergi çok ağırlaşmaktadır. Ali Bin Abdülkerim Halife bu hususu "bennak derler ve karı (kura?) hakkı derler, bennak hakkım otuzüç akçe alurlar. Hele hoş amma bu bennak hakkı viren kişinin beş on oğlu olsa (iki kelime okunamadı) derler her bir oğlundan altı akçe ve on iki akçe alırlar. Kafirlerden ve oğlancıklarından (iki kelime okunamadı) imdi lûtfidüb men' idesiz" demek suretiyle Padişah'a duyurmaktadır.

c) Bundan başka aynı zat, daha ilgi çekici ve hukuka aykırı düşen bir miras meselesine ide takılmaktadır. Anlaşıldığına göre o tarihlerde bir kimse öldüğü vakit, bırakmış olduğu topraklar ne kadar geniş olursa olsun ve ne kadar işlenmiş bulunursa bulunsun, ölenin mirasçı olarak oğlu yoksa, on kızı dahi olsa bu topraklar üzeninde onlara hiçbir hak tanınmamakta ve toprakları beylik araziye katılmaktadır. Ali Bin Abdülkerim Halife bu hali adalete uygun görmemiş olmalı ki durumu Padişah'a "bu, sultanım gayet zulümdür, ol yetimler şöyle fakir aç kahırlar, ağlaşa ağlaşa kırılur giderler. Katı müşikil (hal, ziyade zulümdür. Lûtfidüb Sultanım bu zulmü kabilse ref'idesiz" diyerek arzediyordu.

d) Ali Bin Abdülkerim Halife, kanûnnamelere kadar girmiş bir meseleden de yakınmaktadır, bu da evlenmek istiyen zengin ve fakirden "gerdek değer" veya "gerdek değdi" diyerek alınan altmış akçedir. Kanûmname'lerde bulunmasına rağmen Ali Bin Abdülkerim Halife bu vergiyi yadırgamakta ve onun hangi kitapta veya nerede bulunduğunu sormaktadır. Şeriat hükümleri arasında böyle bir şey bulunmadığına, Padişah da şeriat hükümlerinin dışında hareket edemeyeceğine göre bunun mutlaka kaldırılması lazımdır. Çünkü evlenmek istiyen şahs sadece 66 akçe vermekle kalmamakta ayrıca kadı için yirmi beş, imam için beş, müezzin için iki üç, mahalle kethüdası için bir, asesbaşı için on, yiğit (bir kelime okunamadı) için 20 akçe daha ödemektedir . Bütün ömrü boyunca 100 akçeye sahip olamayanların bulunduğu bir toplumda bu parayı ödemeden evlenmenin mümkün olamayacağını düşünmek cidden hazindir. Şu halde evlenme müessesesi de ötekiler gibi halkı 'soymaktadır. Garip olan şudur ki halkın rahatım bozan, ona zülüm yapan, elinde ve avucunda bulunan her şeyi almaya kalkışanlar her müessesede aynı şahıslardır. Yani kadılardır, din adamlarıdır veya beylerdir. Bu zengin zümrenin yanı başında yalnız ödemekle yükümlü bir halk sınıfı görülmektedir ki Ali Bin Abdülkerim Halife, bu iki sınıfı birbiriyle kıyaslamakta ve Padişah'a: "ve dahi güzel sultanım ve selim-i cihan canını, bu ne manadır kim biri tokluktan öle ve biri yokluktan öle. Bunun manası nedir? Bu, hod ayn-ı zulümdür. Bu zulmü yine sultanını def'ider" demektedir.

e) Rapor sahibinin en çok yakındığı hallerden biri de ulakların sebep olduğu huzursuzluktur. Ulak hükmüne dayanarak uğradığı her yerde kendini ve atını besleten, gerektiği vakit, kime ait olursa olsun, sahibinin rızası bulunsun veya bulunmasın, her şahsın atım alma yetkisi bulunan ulaklar öteden beri şikayet konusu idi . Karışık zamanlarda ise bunlar büsbütün zalim oluyorlardı. Rapordan anlaşıldığına göre bu devrede bunların zulmü daha da artmış aynı zamanda sahteleri de türemişti. Bunların yaptığı iş sadece halkı soymaktı .ister hakikisi ister sahtesi olsun bunların yaptıklarına bir son vermek mümkün olamıyordu. Yavuz Sultan Selim gibi korkunç bir Padişah bile bunlarla başa çıkamamış, bu yüzden dünyada ve ahirette bu işin kendisini rahat bırakmayacağını söylemişti .

Toplumda türlü görevleri yapmakla yükümlü olanların yalnızca çıkarlarını düşünmeleri, vaktiyle kurulmuş olan nizamın günden güne bozulmasına ve buna paralel olarak halkın sosyal hayatında kötüye doğru bir akışın başlamasına ve sonunda da keyf verici maddelere, fuhşa, liva-taya ve tefeciliğe sürüklenmesine sebep oldu.

Ali Bin Abdülkerim Halife bu halleri de şu şekilde ifadelendirmektedir:

"Cümle alem şöyle hamr'a, zinaya, livataya, riba'ya" devam eder oldular ki "bu efal-i habiseyi günah deyüp günah bilmez oldular" . Ona göre çirkin telakki olunması lazım gelen bütün bu haller o gün için kınanmamakta, hatta hoş görülmektedir. Bilhassa bütün kötülüklerin başı olan şarap içme, esrar ve afyon kullanma, bütün toplumu sarmıştı. Çünkü bunların kullanılmasına mani olacak şahısların bizzat (kendileri bunları içmektedir. Ali Bin Abdülkerim Halife bu durumu "kadı içer, subaşı içer, bey içer, vezir içer, alim içer, cahil içer, hayvan içer insan içer (birkaç kelime okunamadı) bay içer, yoksul içer, büyük içer, küçük içer, oğlan yiğit içer, koca içer, bazı halde muttali' olduk avret dahi içer" şeklinde ifade etmektedir. Yine ona göre şaraba duyulan ihtiyaç o kadar çoktur ve şarap o kadar çok aranmaktadır ki bu yüzden memlekette yinecek üzüm bile bulunmamaktadır.

Toplumun o günkü halinden pek bunalmış görünen Ali Bin Abdülkerim Halife, taassubu yüzünden de olsa, kötülüklerin baş sebebi olarak gördüğü içki ve meyhaneler hakkındaki mütalaalarım '"-meyhaneler olmasa ve meyhaneler akçesi olmasa olmasa, bu murdar süci içilmese Padişahlar şöyle fakir mi olur ve hazineler boş mu kalur?" demek suretiyle ortaya koyuyor, içkinin menedilmesini ve meyhanelerin kapatılmasını istiyordu . Anlaşılıyor ki İmparatorluk içinde yaşayanların büyük bir kısmı kimi varlıktan, kimi yokluğun verdiği sıkıntıdan kendini içkiye ve zevke vermiştir, ihtimal bu yolda olanlar daha çok, bu gibi halleri mubah sayan bazı teşekküllere mensupturlar. Fakat bu teşekküller ve bunlara bağlanmış olanlar o kadar çoğalmıştır ki, onların hali adeta imparatorluğu sembolize eder bir durum yaratmıştır.

f) Ali Bin Abdülkerim Halife'nin Padişah'a yolladığı bu arizada Kızılbaşlara ayrılan kısım ötekilerden de enteresandır. Çünkü Kızılbaşlar, II. Sultan Bayezid -devrinden itibaren, çekinilmesi lazımgelen bir kuvvet haline gelmişlerdi. Bunların, Osmanlı imparatorluğu topraklarını veya hiç olmazsa Anadolu'yu, 15. yüzyılın sonlarında ve 16. yüzyılın başlarında İran'da (kurulmuş olan ve Şiiliği, devletinin resmi mezhebi kabul ederek sırtını Türk olan ve Türk olmayan halka dayayan Safevi devletine bağlamaya çalıştıkları, yani sadece bir inancı değil fakat bir politikayı da gerçekleştirme yolunda oldukları anlaşılıyordu. Eğer II. Sultan Bayezid biraz daha hükümdarlığa devam etmiş olsaydı başta Şah İsmail olmak üzere Safevi propagandacılarının hayalleri, gerçekleşme yolunda çok şeyler kazanmış olurdu. Çünkü Şah İsmail İran'da siyasi birliği kurduktan sonra orada birçok değişiklikler meydana gelmiş ve öteden beri "zahmet ve meşakkat çekmekte' olan ahali" bu kuruluş sayesinde rahata ve asayişe kavuşmuştu.

Propagandaya memur olan halifeler, ihtimal İran'daki bu rahat yaşayışı da öne sürerek, bulundukları yerlerin halkım Safevi devleti adına kazanmaya çalışmış ve bu devletin genişlemesinde bunların hissesi büyük olmuştu Fakat tereddüd edilmemelidir ki İran'ın o günkü duruma yükselmesinde en mühim amil Şah İsmail'in büyük meziyetleridir. "Hakikaten Şah İsmail İran'ı yeniden diriltmiş ve hududunu Bahr-i Hazer ve Cibal-i Kafkas'tan Umman denizine ve Ceyhun nehrinden Dicle nehrine eriştirmiş"tir .

İşte bu genişleme, bir taraftan dini ve bir taraftan da politik bir tehlike arzettiği için, doğu ve batıdaki komşulariyle İran'lılar arasında büyük bir uçurum meydana getirdi. Esasen Safevilerin, İslam alemince tanınmak istiyorlarsa, doğudaki Sünni Özbeklerle ve batıdaki yine Sünni Osmanlılarla vuruşmaları lazımdı . Bu sebepten dolayı 1510 da özbekleri ezmeye muvaffak olan Şah İsmail bütün dikkatini Osmanlılar üzerinde toplamıştı. Çünkü Osmanlı toprakları, bilhassa Anadolu "ma'nen çok gayr-a mütecanis hatta birbirine düşman zümre ve sınıflardan mürekkep" insanların toplandığı bir saha idi. Burada "babai-batıni akidelerini" benimsemiş olanlardan başka Kalenderi, Hayderi, Abdal ve Şeyyad'lar vardı . işte bu gayri mütecanis insanların yaşadığı anadolu toprakları üzerinde, Trabzon Rum imparatorluğunun akrabası sıfatiyle hak -iddia etmekte olan Şah İsmail , Bayezid'in son saltanat yıllarında büsbütün nüfuzunu artırmıştı. Onun tarafdarları sadece propagandasını yapmakla kalmıyor, aynı zamanda nezr adım verdikleri vergiyi de muntazaman İran'a gönderiyorlardı. Osmanlı şehzadelerinden bazılarım tesirleri altına alan, hatta bazılarını da kızılıbaş yapan bu cereyanın dikkate değer belirtileri Şah-kulu isyaniyle meydana çıkmış bulunuyordu . Osmanlı topraklarını Safavi'lere peşkeş çeken Anadolu Kızılbaşlarıyla Anadoluda yaşayan öteki Batıni akidelerime sahip olanların birlikte hareket edip etmedikleri kesim olarak belli değildir. Ancak bunların da Kızılbaşlara mütemayil hatta müzahir oldukları düşünülebilir. Nitekim Işık'larla Şebkülah'ların onlarla iş birliği yaptığını söyleyenler vardır . Bundan başka Anadoluda gittikçe artan Rafızi'ler, Rumelideki Şeyh Bedreddin taraftarları ile de fikir birliği halinde idiler. Çünkü Rumelideki sipahi'ler Kızılbaş seferi için davet edildikleri vakit "kimi timardan feragat etmiş ve kimisi mühürleyüp gitmişlerdir. Timar hatırı için ere kılıç çekenleyiz" demektedirler . Bunlar da tıpkı Safavilere tabi olan Kızılbaşlar gibi düşünmekte, yani Sünni "Müslümanlardan adam öldürmek kafir öldürmek kadarında gaza" olduğunu kabul ederek "her daim Kızılbaşın zuhûr ve intişarım" temenni etmektedirler.

İşte, bağlı bulunduğu toplumun şu hali, mütaassıp bir Sünni olduğu anlaşılan Ali Bin Abdülkerim Halife'yi coşturmuş olmalıdır ki o, Peygamberin "Acem memleketi ahir zamanın ahirinde fitneyle dola, kafiristan ola" dediğini ileri sürüyor ve Erdevil diye adlandırdığı Safavileri, İslamiyetin dışında telakki ederek diyordu ki "üşde (işte) bir zaman geldi kim Rûm memleketinin halkının çoğu Erdevil olup kafir oldu". Bunlar Kur'an ve mushafları, köpeklerin kamım yararak oraya koydular; köpeklerin boynuna taktılar; ayaklar altında parçaladılar; kendilerine uymayanları öldürdüler ve yine bunlardır ki "Erdevil gelürse hep uyarız, tabi, oluruz didiler, nice fasid fikirlere meşgul oldılar" . Bu kadar aşın hareketleri görülen bu insanlara karşı neden bu kadar yumuşak hareket edildiğini kabul edemiyen bu zat, fikirlerini "ah kanı gayret-i İslam, bu mel'unlar Şah, Şah, derler, niçin mü'minler Allah, Allah! dimezler", ve bunlara kılıç çalmazlar? dedikten sonra Padişah'a hitap ederek "ey güzel Sultan Selim, heman gayret-i İslam sizde kalmıştır, bu kafirleri hep kırmak gerektir.

Zira bular (bunlar) münkir-i kelamullahdır, cahid-i dinullahdır, hadim-i AL şer'ullahdır" demek suretiyle Padişah'ın dini duygularını coşturmaya ve onun dikkatini Şah İsmail'in peşine takılmış olanların üzerinde toplamaya çalışıyordu. Burada dikkati çeken en önemli nokta, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Kızılbaş'ların, Safevi devletine tabi' olacaklarının belirtilmesidir. Anlaşılıyor ki büyük bir halk kütlesi, inançları uğruna memleketin, yabancı bir idare altına girmesinde bir mahzur görmemektedir. Gerçekten bütün Rafıziler İran tarafım iltizam ediyorlardı. Şah İsmail de rafıziliği "Osmanoğullarını yıkmak içim" bir silah gibi kullanıyordu . Ali Bin Abdülkerim Halife'nin raporunda en enteresan noktalardan birisi de kızıl renge karşı gösterilen tepkidir. O bu rengi, hıristiyanlara ve yahudilere mahsus olarak kabul edilen gök ve sarı renkle kıyasladıktan sonra, kafirler tarafından kullanıldığı için gök ve sarı renkten nasıl kaçınılıyorsa, Kızılbaşlara mahsus olan kızıl renkten de o suretle kaçınılması dcabettdğini söyleyor ve bu sebepten dolayı kızıl renkli elbise ve külahların men' edilmesi isteniyordu. Çünkü bu renkler, Ali Bin Abdülkerim Halife'ye göre Şeytan'ın süslerindendir . Kızılbaşlığı bu suretle yeren bu zat, halkın imanını sarsanların başında Şebkülah'ların, bu arada bizim "namazımuz kılınmıştır" diyen ve "müşriklikte yüz kafirden eşedd" olan Işık'ların da birbirlerine secde ettiklerini, şarabı, afyon ve esrar'ı kendilerine "gıda" yapmış olduklarım, aynı zamanda çok hain ve zalim olan bu! insanlardan çok çekinilmek lazım-geldiğini, bunlara ait olan tekke'lerin mescid'e çevrilmesini söylüyor ve kendilerinin de öldürülmesini tavsiye ediyordu . Müteassıp ve fakat büyük bir yurtsever olduğu anlaşılan rapor sahibi, Rodos ve Sakız'ın alınması lazımgeldiğini söyledikten sonra son olarak sözlerini, yurd'un "azgunını ve bozgununu ve Erdevilini ve zalimini nice olmalı ise öyle edin" demek suretiyle bitiriyordu.

Sapıklıkların arttığı toplumlarda ma'nevi müesseselerin çöktüğü, bu müesseselerin çökmeğe başladığı topluluklarda ise sapıklıkların arttığı her zaman görülmüştür. Nitekim Ali Bin Abdülkerim Hali-fe'nin raporundan, o tarihlerde Osmanlı imparatorluğunun maddi ve ma'nevi bir kriz geçirdiği, perişanlık ve sıkıntı içinde bulunan büyük çoğunluğun, rahat bir hayat geçiren ve kendilerini soyan bir azınlığın tutumu karşısında, ne yapacağını kestiremediği ve bu arada toplumun her türlü iyi vasıflarını kaybederek ma'nevi bir çöküntüye düştüğü anlaşılmaktadır. Gerçekten kötü idare, zulüm, vergilerin ağırlığı ve adaletsizlik, bir taraftan da kökü dışta bulunan ve yabancı bir devlet adına yapılan mezhep propagandası, o günkü imparatorluk camiasında, içinden çıkılması güç bir hal meydana getirmiş bulunuyordu. Bununla beraber Ali Bin Abdülkerim Halife'nin teassubu ve Padişah'a tavsiye ettiği tedbirlerin şiddeti üzerinde durulabilir, fakat aynı zatın, yurt bakımından duyduğu endişelerin varid olmadığı da söylenemez.

Kanaatımıza göre o, Kızılbaşlara ve diğerlerine sadece inançları yüzünden değil aynı zamanda memleketteki düzeni, ahengi ve bütünlüğü bozduklarından dolayı infial duymaktadır. Çünkü Anadolu ve Rumeli'de o kadar çok farklı inançlara sahip insan grupları hasıl olmuştu M bunların bütünü ile bir millet olarak güven içinde yaşamak biraz müşkil, hatta imkansız idi. Kaldı ki bunlardan bir kısmının Osmanlı topraklarım İran devletine bağlamak gibi emelleri de vardı . işte Ali Bin Abdülkerim Halife ve onun gibi müfrit olan Sünniler ve fakat herhalde yabancı bir devlete tabi' olmayı reddedenler, Padişah'a memleketin gerçek durumunu anlatmaya çalıştılar ve onu, icraatında, daha çabuk harekete geçirmek için her çareye başvurdular. Esasen olayları öteden beri endişe ile izlemekte olan Yavuz Selim, ihtimal kendisine yapılan bu telkinleri de dikkate alarak memlekette yeniden bir düzen ve yeni bir ahenk kurmayı zarûri saydı ve bunu sağlamak üzre de bazı şiddetli kararlara vardı. Biz onun, işe başladığı tarihten itibaren öldüğü tarihe kadar geçen süre içinde, hiçbir zaman şiddetini kaybetmemiş olan tedhiş hareketini, çeşitli dertlerin giderilmesi hususunda harcanmış çabalar olarak kabul etmek istiyoruz.

Kaynakça
Kitap: YAVUZ SULTAN SELİM
Yazar: Selahattin Tansel
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Yavuz'un Tahta Geçmesi, Huzursuzluk ve Anadolu Kızılbaşl

Mesajgönderen bekir.kalender » 17 May 2011, 12:13

Yazar raporda anlatılan olayları şu andaki kendi siyasi görüşüne göre youmlamış.Acaca Anadol Türkmenleri yabancı bir devlet olarak mı kabul ediyorlar idi ? Geçmişte yaşamış bu sadist Türkmen katili acaba numuneden de ulsa bir kafir öldürmüş mü?
Bekir KALENDER.
bekir.kalender
Kısa Dönem Er
 
Mesajlar: 2
Kayıt: 31 Mar 2011, 11:38

Re: Yavuz'un Tahta Geçmesi, Huzursuzluk ve Anadolu Kızılbaşl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 18 May 2011, 03:44

bekir.kalender yazdı:Yazar raporda anlatılan olayları şu andaki kendi siyasi görüşüne göre youmlamış.Acaca Anadol Türkmenleri yabancı bir devlet olarak mı kabul ediyorlar idi ? Geçmişte yaşamış bu sadist Türkmen katili acaba numuneden de ulsa bir kafir öldürmüş mü?
Bekir KALENDER.


Osmanlı, Anadolu Türkmenlerini yabancı bir devlet olarak değilde, büyük bir tehlike olarak algılıyordu. Çünkü Selçuklu İmparatorluğu'nun sona ermesiyle Anadolu Türklerini yönetmeye talip olan birçok aşiret/beylik var idi. Ancak Osmanlı, bu güce sahip olduktan sonraki belirli dönemlerde, özelliklede Yavuz Sultan Selim döneminde Türkmenleri, yani soydaşlarını dışlamıştır. Yavuz, dışlamakla kalmamış, Türkmenlere soykırım yapmıştır.

Selahattin Tansel, bu kitabın yazarı(Türk Tarih Kurumu görevlisiydi), kaynağın önsözünde şöyle diyor:

İşte kitabımızda özellikle bu üç mesele, onun zamanında veya o zamana yakın tarihlerde yazılmış olan eserlerle Selim - namelerin ve o devre ait vesikaların verdiği bilgiler esas tutularak işlenmeğe çalışılmıştır. Gerçi Selim - namelerin hepsini görmek mümkün olmamış, görülenlerden de gerçekleri araştırıp çıkarmak çok güç olmuştur. Çünkü bu eserler ya noksandır, ya padişah hakkında sadece övücü cümlelerle doludur veya, belki de dini bir taassub neticesi olarak Yavuz'u, basit bir Kızılbaş düşmanı gibi göstermektedir. Bundan dolayı, memlekette asayiş ve düzenin hakim olmasını isteyen, büyük gayeler peşinde koştuğu anlaşılan ve planlarını da buna göre hazırlamış olan Yavuz Sultan Selim'i, hiçbir eser ve Selim - name bu bakımdan ele alarak tetkik etmediği ve hareketlerini bu yönden değerlendirmediği için, gerçek hüviyyetiyle tanımak mümkün olmamakta ve bu sebeple de onun hakkında verdiğimiz hükümler çok defa ihtimallere dayanmaktadır.


Önemli olan yazılarda anlatılan tarihi olaylardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Yavuz'un Tahta Geçmesi, Huzursuzluk ve Anadolu Kızılbaşl

Mesajgönderen bekir.kalender » 20 May 2011, 21:34

Doğrusu Safevi Türk imparatorluğu Anadolu Türkmenlerinin desteğiyle kurulan ,kuruluşunda Avşarlar ve Kaçarların ilk dönemlerinde Osmanlıdan daha Türkçü bir yaklaşıma sahipti. 20.05.2011
bekir KALENDER
bekir.kalender
Kısa Dönem Er
 
Mesajlar: 2
Kayıt: 31 Mar 2011, 11:38

Re: Yavuz'un Tahta Geçmesi, Huzursuzluk ve Anadolu Kızılbaşl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 May 2011, 23:02

Haklısınız, tabiki Anadolu Türkmenleri Safevi İmparatorluğu'nu desteklemiştir, hatta desteklemeyi bırak, Doğu Anadolu'daki çoğu Türkmen Aşiretler Safevi İmparatorluğunun kuruluşunda önemli rol oynamışlardır.

Benim anlatmak istediğim, Osmanlı'nın, özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde, dışladığı ve soykırım yaptığı Türkmenlerin Osmanlı Topraklarında(Anadolu'da) yaşayan Türkmenler olmasıdır. Bunlar başka bir devlet değiller. Ve bu yüzden Osmanlı'nın hem Anadolu Türkmenleri'ne yaptığı bu haksızlıklar, ve Safevi İmparatorluğunu düşman ilan etmesi onları bir başka devlet olarak görmesinden değil, ama büyük bir tehlike olarak görmesindendir.

Ki haklıydılar, Safeviler ve Anadolu Türkmenleri birleşselerdi gerçekten büyük bir güç oluşturabilirlerdi, ve bu birliğin temelini oluşturan sebep ise Safevilerin gerçektende Türkmenlerin haklarını, yani Türk Milleti'nin hakkını daha çok savunmasındandır, ve dediğiniz gibi Safevi İmparatorluğu Türkçü bir Devlet idi. Bunun farkında olan Anadolu Türkmenleri de bu yüzden Safevi'leri destekliyordu.

Osmanlı'nın burda yanlışı, Anadolu Türkmenlerine karşı uyguladıkları politikaları değiştirmeyip, aksine onları daha da çok dışlamaya çalışmalarıdır. Halbuki Osmanlı Türkmenlere sahip çıksaydı, Osmanlı İmparatorluğu günümüze kadar dünyanın en büyük gücü olarak devam edebilirdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Yavuz Sultan Selim

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir