1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Humeyni ABD-İngiliz Devletinin Ajanıydı

MesajGönderilme zamanı: 04 Kas 2011, 02:28
gönderen TurkmenCopur
BATI-ABD-HUMEYNİ İŞBİRLİĞİ:İRAN DEVRİMİ

1979 İran İslam Devriminin örtülü tarihiyle ilgili yeni bir kitabında ödüllü gazeteci Ruzbeh Mirebrahimi enteresan şeyler söylüyor. İçlerinde Amerika da dahil Batılı güçlerin dini devrimci güçleri destekleyerek ve tanıyarak hadiseleri hızlanmasından, Humeyni ile yapılan görüşme ve konuşmalar, Sovyetler Birliğine karşın Humeyni’nin Batıya güvence vermesinden, İran Şii Devriminden sonra kurulan ilk hükümeti Amerika’nın hemen bir gün sonrasında tanımasına kadar gizlenen tarihi gerçeklere yer verilmektedir.

1953 yılında ABD bir CIA destekli darbe ile halk hükümeti ile başbakan Muhammed Musaddık ile kabinesini görevden aldı. Komünizm karşıtı siviller ve ordu subayları darbeyi destekledi.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’dan ikinci ayrılışı neredeyse Şubat ayındaki devrim başarısından bir ay önceydi.
1979 yılında dramatik bir şekilde devrim liderleri arasında Washington’un Amerika’ya kaçan Şah’ı geri getirmek için bir diğer darbe daha düzenlemeye çalışabileceği yönünde endişeler arttı. Buna rağmen olayların göbeğinde olan diplomatlar Batılı ülkeler ile İranlı din adamları arasında uzlaşmaya varıldığını söylüyor.
Inter Press Service muhabiri Ümit Memariyan ile röportajında Ruzbeh Mirebrahimi devrimin kolaylaştırılmasında Batının oynadığı rolün büyük ölçüde gözardı edildiğini, özellikle de İran hükümetinin bizzat kendisinin bunu görmemezlikten geldiğini söyledi.

İran Devriminin Söylenmeyen Yönleri (Hazaran, 2008) adlı Farsça kitabında Ruzbeh Mirebrahimi, 1979 yılındaki geçici Mehdi Bazergan hükümetinde sözcü ve başbakan yardımcılığı yapan Abbas Amir İntizam ile yaptığı geniş mülakata yer veriyor.

Şimdi İran’ın en uzun süresi siyasi tutuklusu olan Amir-İntizam Amerikan Elçiliğindeki rehine krizi süresince İskandinav ülkelerinde büyükelçiydi. 1981 yılında Amerika için ajanlık yapmakla suçlandı, tutuklandı ve ölüm cezası verildi. Sonrasında cezası şartlı tahliye ihtimali olmaksızın ömür boyu hapse çevrildi. Eleştiriler suçlamaların kendisinin İran’daki teokratik hükümete karşı ilk başlarda takındığı muhalefete karşı bir intikam olduğunu öne sürüyor.
Inter Press Service: Devrimden önce Fransa cumhurbaşkanının temsilcisiyle Ayetullah Humeyni arasında Paris’te bir görüşme gerçekleştiği iddiaları söz konusu. Bu görüşmenin önemi neydi?

Ruzbeh Mirebrahimi: Paris yakınındaki Neauphle-le-Chateau’de sürgünde iken Humeyni devrimi yönetiyordu. Bugünün dünya güçlerince görüşme ve bir diyalog kurma yönünde talep geldi. Şah’ın İran’da kovulması da dahil İran ordusunun bir darbe yapmasının engellenmesinde kendisine yardım edilmesi gibi bazı taleplerde bulundu. Masanın diğer tarafında bulunan Batılı güçler de tabii ki bazı taleplerde bulundu. Onlar da Sovyetler Birliği’nin güçlenmesinden, nüfuzundan ve İran petrolünün Batı’ya temin edilmesini kesintiye uğratması gibi noktalarda endişe taşıyorlardı. Humeyni gerekli garantileri verdi. Bu toplantılar ve görüşmeler Şubat 1979 tarihinde İslami (Şii) Devrim olmadan birkaç gün öncesinde Ocak 1979 tarihinde yaşandı.

Resim
Foto: Humeyni Paris’teki evinde

Inter Press Service: Peki 1979 devriminden birkaç ay sonra aynı Batılı ülkeleri Humeyni’ye karşı çeviren neydi?

RM: Batılı güçler uzun süredir İran içindeki siyasal ve sosyal değişimleri takip ediyorlardı. Onlar İran’daki güçler veya eski Amerika adalet bakanı Ramsey Clark gibi İran’a gönderebileceği insanlar aracılığıyla İran içindeki dâhili değişikleri anlamaya çalışıyorlardı. Onlar İran toplumunun temel bir değişimin eşiğinde olduğunu fark etmişlerdi. Bu değişime ayak uydurmayı seçtiler. Muhalif grupları tanıdıktan sonra, bunlara medyada yer vermek gibi imkanlar temin ettiler. Bu eylem aracılığıyla değişimler beklenmedik bir şekilde hızlandı. (İran Analizin Notu: Tam da burada şimdi İran içindeki rejim taraftarı ve İran lobisinin şiddetle eleştirdiği BBC Farsça’nın tamamen Humeyni taraftarı, muhalefetin sesi ve Humeyni’nin tüm demeçlerini yayımlayan bir işlev ve rol ifa ettiğini hatırlatalım.) Bir sonraki aşamada Sovyetler Birliği’nin bu değişimlerden avantaj elde etmesini engellemek için diğer varolan tüm muhalefet hareketleri arasında karakter itibariyle din karşıtı olan komünizme karşı duracak dini güçler seçildi.

IPS: Peki neden devrimden sonra onlara karşı yön aldılar?

RM: Şunu söyleyebilirim. Çünkü İran içindeki devrimci hava ve eylemler radikallere yol verdi, bu da ilişkiyi meydan okumalarla karşı karşıya bıraktı.

IPS: Peki Amerikalı yetkililer neden kendisiyle anlaşmaya varmak için Ayetullah Humeyni’ye yeterince güvendiler?

RM: [William H] Sullivan, Amerika’nın İran büyükelçisi son derece yakından İran’daki dahili gelişmeleri takip ve tüm gelişmeleri analiz ediyordu. Şah’ın rejimindeki tüm ordu ve askeri ilişkiler, tüm makro düzeydeki kararlar ve reaksiyonlar, dini güçlerin tüm faaliyetleri, komünistleri ve diğer tüm devrimci güçlerin faaliyetleri Sullivan tarafından takip ediliyordu. 1978 Eylül ayı civarında, yani devrimden dört ay önce Amerika Birleşik Devletlerinde ve diğer Batılı ülkelerde yayımlanan belgeler ve kitaplara göre Şah’ın daha fazla iktidarda kalmayacağı açıktı. Bu nedenle de onlar muhalefet ile bir anlaşmaya varma yolu arayabilirlerdi. Tüm irtibatlar ve yapılan kontaklar bu süreçte gerçekleşti. Humeyni’yi çevreleyen dini güçler o zaman Yezdi, Bazergan, Beni Sadr, Kutbuzade veya diğer din adamları, Beheşti ve Mutahhiri gibi insanlardan oluşuyordu. Bunlar eğitimli ve nispeten teknokrat kimselerdi. Batı bunlara yaslanılabileceğini hissetti. Devrimden sonra bu güven işbirliği devam etti, ta ki Amerikan elçiliği işgal edilinceye değin.

IPS: Amerika ile normal bir ilişkiye sahip olan Ayetullah Humeyni’nin altındaki yeni bir hükümet olduğu zaman neden bir rehine krizi hadisesi oldu?

Resim
Foto: Elçilik krizi

RM: Ayetullah Humeyni ABD Elçiliğinin işgal edilmesi gibi radikal eylemlere karşıydı. Örneğin, bu Amerikan elçiliğinin ilk defa işgal edilmesi de değildi. Devrimin ilk günlerinde, ilk on günde, ilk defa Halk ve diğer benzer güçler gibi solcu oluşumlarca Amerikan elçiliği ilk defa işgal edilmişti. Ancak bu Ayetullah Humeyni’den çok sert bir tepki aldı. Kendisi devrimci işgalcileri oradan çıkarması için İbrahim Yezdi’yi elçiliğe gönderdi. İkinci hadisede olay çoktan vuku bulduktan sonra Humeyni çaresiz kaldı. O zaman radikallerin baskısı Humeyni’nin olayın arkasında durmasına sebebiyet verdi. Bu olay Başbakan Bazergan’ın istifasına neden oldu. Bu olaydan önce yeni hükümetin Batı ile ilişkisi halen oldukça normal idi. Bizlerin şunu unutmaması gerekir ki devrimden tam bir gün sonra Amerika Birleşik Devletleri resmen yeni hükümeti (Humeyni Devriminden sonraki ilk hükümet) tanımıştır.

Resim
Foto: Batının Humeyni İlgisi – Oriana Fallaci röportajı

Re: Humeyni ABD-İngiliz Devletinin Ajanıydı

MesajGönderilme zamanı: 04 Kas 2011, 02:31
gönderen TurkmenCopur
Türkiye İran olur mu? İran nasıl "dincileşti"?

Son dönemlerde Türkiye'nin bir saklı gündemi var: "Darbe mi? Şeriat mı?" Herkes bunu tartışıyor.

Ne rastlantı: 30 yıl önce, İslam Devrimi'nden önce benzer soru iran'ın da gündemindeydi.
İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyor, darbeye karşı çıkıyorlardı.

Gelin İran'ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim, İran'da İslam Devrimi öncesi "mahalle baskısı" var mıymış görelim.

"Merhaba.
Benim adım Banman Nirumand. iranlı bir gazeteci-yazarım. Şahin devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım. Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah'ı devirdikten soma mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

Her şey 14 ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, iran'ı terk etti. Ardından Iran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahranda yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kimi liberal Musaddıkya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyorsa mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, 'Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler' diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk. Haberi ciddiye almadık;

'Üç beş sapsızın işi' dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. 'Ufak tefek şeylerin' toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri, okullarda aynı sınıflarda olamayacakları, birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

'Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur' denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! 'Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir' diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hala büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancılan olarak görüp umursamıyorduk! 'İttifak' 'Eylem Birliği' gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
Humeyni, 'Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız' diyor; genç mollalar terör estiriyordu.
Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz'da 'İslam Mahkemesi' eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran 'da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirim görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda 'Tamam bu sonuncusu'diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18den 13'e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vb koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde 'hamilelik tatilinin uzatılması', 'eşit işe eşit ücret' gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik:

Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz 'ana çelişki' üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
Üç ay önce Humeyni, Paris'te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler.

Halka soracaklardı:

'İslam Cumhuriyeti'ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?'

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65'inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki:

'İslam'a evet mi, hayır mı diyorsunuz?

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk:

'Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?'

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta, 'evet' diyen 20 milyon, 'hayır' diyen ise sadece 140 000'di. Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan soma basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 000 kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal Ayendegan gazetesini kapattırdılar. Sıra soma Keyhan gazetesine geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara 'gelip geçici bir fırtına' diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden soma liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi. Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.


Böyle bir mektup yoktu. Ama yazdanlar kelimesi kelimesine doğruydu. Bu metni, İranlı Gazeteci-Yazar Banman Nirumandin İran kitabından derledim
İranlı Nirumandin kitabını okuduğunuzda, Türkiye'nin İran'la benzerliğine çok şaşıracaksınız.

Hani diyorlar ya, "Türkiye, İran'a benzemez! Yanılıyorlar.
Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım: Benzeyip benzemediğe bakalım...

İran ile Türkiye'nin şaşırtan tarihsel benzerliği

XIX. yüzyılda ingiltere'nin, Osmanlı Devleti gibi Iran üzerinde de nüfuzu vardı.
İki ülke de tarım ülkesiydi.

XX. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920'lerde yeni liderleriyle yönetildi.

İran'da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.
Türkiye'nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk'tü.

Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılık kıyafet devrimi yaptılar.

Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı. İran 1940'ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti. İran'da 1951'de, Türkiye'de 1960'ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

İran'da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, iran'daki darbeci Musaddıkı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi'yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961'de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

1960'lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.
Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

Burada biraz durup, 1970'li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

Sovyetler Birliği, Afganistan'a girmişti.

ABD'nin kontrolündeki Şah, iran'ı terk etmişti. Türkiye'de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde ABD'nin yerinde olsanız ne yaparsınız? iran'da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları destekledi.
Türkiye'de ise, "bizim oğlanlar" dediklerine, 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirip solu ezdirdiler.
ABD, Şah'tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran'da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.


ABD'nin ise kafası netti:

Sovyetler Birliği'ni, İslam ülkeleriyle kuşatıp; içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkmayı hesaplıyordu.
Bu nedenle mollalara karşı darbe yapmak isteyen İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin:

Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti'ne izin vermeyeceğim" diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyari destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere'ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran'a geldi. Yerleştiği "Refah Okuhi'nda, liberal -lslamcı Mehdi Bazargani başbakan han etti. ABD ve Avrupa bu "Ilımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti. Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr'dı.

Askerler bu kez Beni Sadr'ın imdadına yetişti; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi. Ama kısa bir süre sonra istemediğine pişman oldu; yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963'te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemim gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye'ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler'e benzemiyor mu; onlar da hep devletin yanında olmuşlardı.

Peki: Türkiye'deki İslami hareketler ile İran'daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, İhracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi.
Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık. Ve sonunda iran'da İslam Devrimi oldu.

Herkes bilgi sahibi olmadan, papatya fauna bakar gibi "Türkiye Iran olur mu olmaz mı" diye tartışıyor.
İşte tarihsel gerçekler yukarıda. Benzerlik var mı yok mu, bir kez daha okuyunuz.
Medeni hayata ilişkin yapılan tüm müdahaleleri görmemezlikten geliyoruz.

Dinci gelişmelerden rahatsız olduğuna belirten dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say, "ülkemden gidebilirim" demesiyle cumhurbaşkanından başbakanına kadar herkesin hedefi oldu.
O "mahalle baskısı" hemen harekete geçti; Fazıl Say ülkeden kovulur oldu. AKP çevresi, "giderse gitsin çok üzülmeyiz" dedi.

Gelin size ben yine bu konuda da iran'dan örnekler vereyim. Meseleyi daha iyi anlayacağınızdan eminim...

İran İslam Devrimi kendi "Fazıl Say"larına ne yaptı?

Türkiye dincileşiyor diyen piyanist Fazıl Say'ın ortaya attığı iddiaları magazinleştirip üzerini kapattık. Ünlü piyanistin, "Milli Eğitim Bakanlığı müzik derslerine önem vermiyor" sözünü bile yeterince tartışmadık. Ve her zaman yaptığımız gibi asıl konuyla yüzleşmedik; İslam dini musikiye karşı mı? Müzik haram mı? Ya da hangi müzik türü günah?
iran'da, İslam Devrimi olduğunda bu soruların yanıtlan bulunana kadar sanatçılar çok acı çekti. Yanıtlar bulunduğunda da bu acılar sona ermedi!

İşte İranlı "Fazıl Say"ların yaşadıkları... Akira Kurosava adını duydunuz mu?

Dünyaca ünlü Japon yönetmen ve senaryo yazan. 1954 yılı yapımı Yedi Samuray filmi dünya sinema klasikleri arasındadır.
Anımsarsınız belki; yoksul köylüler her yıl hasat zamanı köylerini basan haydutlardan bıkmıştır. Köyün güvenliği için yaşlı bir Samuray'la anlaşırlar.

Ancak haydutlara karşı bir Samuray ne yapabilir ki?


Yaşlı Samuray Kambai, ülkenin çeşitli yerlerine dağılmış eski Samuray arkadaşlarının peşine düşer. Onları tek tek bulup ikna eder.
Sonunda yedi Samuray, haydutlara büyük bir ders verir.
Ve film mutlu sonla biter...

İran'ın gelmiş geçmiş en büyük klasik Batı müziği üstadı; besteci, maestro Ali Aleander Rahbari'yi ben Samuray Kambai'ye benzetirim.
1948 Tahran doğumlu Rahbari, daha dokuz yaşında beste yapmaya başladı. Viyana'ya gönderildi. Tahran Müzik Konservatuarı'na yönetici olarak atandı. Şef olarak kariyerinin başlangıcında, İran'ı terk etmek zorunda kalan ilk sanatçılarından biri oldu. Çalışmalarını ülkesinden uzakta sürdürmek zorunda kaldı.

Herbert von Karajan'ın dikkatini çekti; Berlin Filarmoni Orkestrasını yönetti. 1985 yılında, Çek Filarmoni Orkestrası'nın daimi konuk şefi oldu.
1996'da Virtuosi di Praga'nın müzik direktörü oldu.

Ve gelelim; İranlı Rahbari'nin "Samuray Kambai" olmasının öyküsüne...
1997'de Amerika, Avusturya, Belçika, Fransa, Almanya, Hollanda, ispanya, İsveç ve isviçre'de yaşayan 60 iranlı müzisyeni, tek tek bulup, Bregenz'de toplayan Rahbari, Iran Uluslararası Filarmoni Orkestrasını kurdu.

Orkestradaki tüm sanatçılar Iran İslam Devrimi'nden kaçanlardı...
Evet "filmimiz" başlıyor...

Yıl 1979.

Ferhad Fahreddüıi, iranlı ünlü bir piyanistti.
İran milli/ulusal müziğini klasik Batı müziği formatına sokarak çağdaşlaştıran sanatçıların başında geliyordu. (Tıpkı Fazıl Say'ın; İsmail Dede Efendi'nin "Gülnihal'i, Aşık Veysel'in "Kara Toprak'i, Nasrettin Hoca'nın Dansları" ve Nazım Hikmet, Metin Altı-ok oratoryosunu yaptığı gibi...)

Piyanist Ferhad Fahreddini, İran Şahı aleyhine gösterilerin yoğunlaştığı o sıcak günlerde Azerbaycan Cumhuriyetine gitti. Baku Radyo Televizyonu Senfoni Orkestrasiyla bir dizi konserler verdi.

O günlerde iran'da büyük değişim yaşandı. Şah iran'dan kaçtı, Humeyni Tahran'a döndü.
Piyanist Fahreddini konserlerini bitirip ülkesine dönerken yaşamının en büyük süpriziyle karşılaştı.

Pasaport kontrolü yapan İranlı görevli Fahreddine sordu:

"Musiki helal mıdır?"

Fahreddini yanıt veremedi. Bilmiyordu.
Güvenlik görevlileri piyanoyu İran'a sokamayacaklarım söyledi!..

İslam Devrimi İran'ı değişiyordu... ilk yasaklanan müzik oldu.
Kuran-ı Kerim'de müziği haram sayan bir ayet var mıydı? Yoktu. Ama yine de Nisa 140, En'am 68, Furkan 72 gibi ayetlere göndermeler yapıldı.
Önyargılar ve bilgisizlik sonucu bu ayetler musikiyi yasaklamak maktasıyla farklı yorumlandı.

Artık İran'da müziğin her türü yasaktı; hepsi müptezeldi; haramdı. Kültür emperyalizminin de aracıydı musiki.
Müzik eğitim merkezleri kapatıldı. Sanatla uğraşmak "batıl" sayıldı. Yabancı müzisyenler ülkelerine geri döndü. Kaçabilen iranlı sanatçı yurtdışına kaçtı. Kaçamayanlar müziği bıraktı.

Bestekar Ali Tecvidi gibi sanatçılar müzik aletlerini sakladılar; toprağa gömdüler. Evinin bodrum katında, gece yanları gizli gizli çalmayı sürdürenler oldu. Yakalananlar devrim bekçileri tarafından falakaya yatırıldı.

Müzisyenlere artık hiç iyi gözle bakılmıyordu; "şeytan"dı onlar!
Müzik, İran düğünlerinde bile yasaktı. Radyo ve televizyon programlan müzik olmadan yayın yapmakta zorlanıyorlardı, ama elden ne gelirdi?
Mollalar, Emevi ve Abbasi dönemlerinde, kadın şarkıcıların bulunduğu müzikli, danslı, içkili toplantıları, İslam saltanatının yıkılmasına sebep olarak gösterdi.
Koskoca bir ülke müzik dinlemeden yaşayacaktı... Toplum ilk şaşkınlığı üzerinden attıktan soma el altından kaset satışı başladı. İran'dan kaçıp Los Angeles'a yerleşen ya da Arap ve Türk ses sanatçıların kasetleriydi bunlar. Kaçak yollardan İran'a sokulan bu kasetler arasında en çok rağbet gören İbrahim Tatlıses'ti.

Zamanla bir yumuşama oldu.
Çünkü tartışmalar başlamıştı: Müzik toptan mı yasaklanmalıydı; yoksa müziğin eğlence türü mü yasaklanmalıydı?
Devrim marşlarının, askeri musikinin ve dinlendirici/ ruhu güçlendirici müziğin çalınabileceği söylenmeye başlandı.

Tartışmaya noktayı Humeyni 1988'de koydu:

Marş okunurken kullanmak gibi genel fayda için müzik aletlerinin alımı ve satımı yapılabilirdi.
Önce tanbur, ut ve neye izin çıktı!

Belli ölçüler içinde musiki ile uğraşmak caiz sayıldı.
Ama öyle müziğin her türü de serbest değildi, İslam Devrimi marşları ve askeri marşlar ile dinlendirici müzik olacaktı!
Tahran'daki büyükelçiliklerin resmi davetlerde Iran geleneksel müziğini çalmalarına engel olamayan İran yönetimi zamanla geleneksel müziğe de izin vermek zorunda kaldı. Ancak yine şart vardı; sanatçılar musikiye teknoloji sokmayacaktı! Örneğin, yaptıkları müzikte teknoloji kullandığı ortaya çıkan dönemin sanatçıları; Huşenk Zarif, Hüseyin Alizade, Celil Şehnaz, Feramez Payver vb sarkılan yasak kapsamındaydı.

Belli sınırlar dahilinde izin verilen müzik, öyle her ortam da çalınmayacaktı. Bir kere öncelikle, kadın, içki ve dans olmayacaktı. Erkekler sadece erkek topluluklara çalıp söyleyebilecekti. Ancak sazlar öyle insanı kendinden geçirir gibi hızlı ve fesada sürükleyici olmayacaktı. Sözler günah içermeyecekti. Şarkıcının görünüşü/kıyafeti ve davranışları da önemliydi. Harama yöneltmeyecekti. El çırpılmayacaktı.

Zamanla kadınların şarkı söylemelerine de izin verildi. Tabii sadece kadınların bulunduğu ortamda söyleyeceklerdi.
Radyoda klasik Batı müziğinin çalınmasına da bir ara sözlü izin çıktı.

Ancak yine şart vardı:

Hızlı tempolu olanlar çalınmayacaktı. Erkek ya da kadın sesiyle arya söylemenin mümkünü yoktu tabii.
Klasik Batı müziğine göreceli izin çıkmasının nedeni, marşların ancak bu müziğin enstrümanlarıyla çalınıyor olmasındandı.
Bu arada müzik aletlerinin televizyonda gösterilmesine izin yoktu.

Radyo ve TV'de belli müziklere izin vardı ama bunların kaset yapılmasına izin yoktu! Sonra bu yasak da kalktı. İran sanat musikisinin önde gelen bazı şarkıcılarına, (örneğin M. Rıza Seceryan, Hüsemaddin Saraç, Sıddık Tarif, M. Rıza Lütfı'ye) kaset yapma izni çıktı. Fakat, kasetlerini satma ya da dağıtma özgürlükleri yoktu!
Zamanla bu yasak da aşıldı. Ama yine de zorluklar vardı; sansür kurulundan geçmeniz gerekiyordu. Her engele rağmen kaset satışlarında patlama yaşandı.

Uzatmayayım:

Bugün iran'da rap gibi bazı müzikler hala yasak. Klasik Batı müziği ise bazen yasaklanıyor bazen serbest bırakılıyor.
"Samuray Kambai" Ali Rahbari ve diğer "Samuraylar" kısılmış Iran sesini dünyaya duyurmak için mücadeleye devam ediyor...

Tekrar herkesin kafasındaki soruya dönmek istiyorum; Türkiye İran olur mu?
Süreci en iyi anlatmanın yolu örnekleme metodudur...

Laik Türkiye kendi Osman Yağmurdereli'sine ne yaptı?

İran İslam Devrimi müziği yasakladı; "Fazıl Say'larına izin vermedi. Peki son 30 yılda müzik konusunda laik Türkiye ne yaptı? Osman Yağmurdereli gibi isimleri hangi koşullar ortaya çıkardı? Neden onlar hep el üstünde tutuldu? Bu kültürel yozlaşma Türkiye'nin "İranlaşma sürecini" hızlandırmıyor mu?..

Tarih: 6 şubat 1953.
Yer: Trabzon


Osman Gazi Yağmurdereli dünyaya geldi...
Selma-Zeki çiftinin üçüncü çocuğuydu. Faik Levent, Nesime Yasemen'den soma doğmuştu.
Yağmurdereliler soyadlarını Gümüşhane'nin Yağmurdere ilçesinden almışlardı.
Kökleri oralıydı çünkü. Soma Erzurum Tortul ve Trabzon'a dağılmıştı
aile.

Baba Zeki Bey, Sorgu Yargıcı Ahmet Kaşifin oğluydu.
Kayınpederi Salih Bey kaymakamdı. Teyzesi, Türkiye'nin ilk kadın sendika başkanı Nevber Yağmurdereli'ydi.
Ailede Eşber Yağmurdereli gibi solcular; Nazmi Bilgin gibi gazeteciler; Lemi Bilgin gibi tiyatrocular vardı..

Osman Yağmurdereli'nin babası Zeki Bey memurdu. Trabzon'un zengin armatör ailelerinden Deteoğluların kızı Selma'yla evlendi. Aileye içgüveysi oldu.
Zeki Bey zamanla memurluğu bıraktı; Trabzon'da yerel gazetesi ve matbaası olan bir işadamı oldu. Siyasete atıldı. Demokrat Parti Trabzon İI Başkanı oldu. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi gelince Zeki Bey gözaltına alındı.

Yine de siyasetten kopmadı:

Adalet Partisi Trabzon il başkanı oldu.
TBMM'ye 12. dönem milletvekili olarak girdi. Aynı dönemde, halasının eşi Turan Bilgin de YTP'den milletvekili oldu.

Osman Yağmurdereli'nin çocukluğu ve gençliği siyasetin merkezi Ankara'da geçti. O, müziği seçti. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü'ne girdi. Siyasetten kopmadı. MHP'ye yakındı. Ülkücüydü. Olaylara karıştı.

Osman Yağmurdereh 1973 yümda Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi ve müzik öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı zamanda gece kulüplerinde sahneye çıktı. Yeraltı dünyasıyla o dönemde tanıştı. Dündar Kılıç, Hüseyin Cevahir, İnci Baba gibi isimler artık onun "ağabeyi'ydi.

Ankara gazinolarında uzun süre kalamadı. Arkadaşı şarkıcı Faruk Tınaz'ın ısrarlarıyla İstanbul'un yolunu tuttu
Şişlide tek odalı bir evde türkücü Kamil Sönmez ve Faruk Tınazia yaşamaya başladı Bir süre soma onlara Asım Ekren de katildi. Hepsi de eğlence dünyasında çalışıyordu. Apolitiktiler.

Osman Yağmurdereli'nin eski kabadayı ağabeylerine İstanbul'da yeni bir isim eklendi:

Alaaddin Çakıcı.

Yeraltı dünyasının pek çok ünlü ismi, Osman Yağmurdereli'yi destekledi, kolladı, onun sahne aldığı gazinolardaki masaları doldurdu. Bu ilişkileri sayesinde, gazinolarda iş yapabilen az sayıdaki insandan biri oldu. Sesinin çok güzel olmadığı, diksiyon sorunları bulunduğu hatta sık sık detone olduğu biliniyordu. Buna rağmen sık sık televizyonda boy gösteriyordu!

Yeraltı dünyası onu bir yere taşıdı ama siyasal ilişkileri yıldızını parlattı. Arkadaşı Asım Erken, Turgut Özalin kızı Zeynep Özal'la evlenmesinin ardından o da dönemin bakanlarından Veysel Atasoy'un kızkardeşi Esin Atasoy'la evlendi. Bu evliliğin çöpçatanı Özal çiftiydi.

"Baba oğul gibi olduk" dediği Turgut Özal'ın iktidarı döneminde, yaşamının en parlak günlerini yaşadı. "110 kiloluk bir adam olarak tek başıma sahneye çıkıyorum ve alkışlanıyorum. Üstelik erkek şarkıcılardan hiçbirinin almadığı yevmiyeyi alıyorum" diyordu.

Arkasına ANAP'ın siyasal gücünü alan Osman Yağmurdereh oyunculuğa adım attı. İz Peşinde adlı televizyon dizisinde "Komiser Esat" oldu. Oyunculuktan yapımcılığa atladı. Yağmur Ajansi kurdu. Kerime Nadir'in Samanyolu adlı eserini bir dizi haline getirip TRT'ye sattı.
ANAP gitti DYP geldi, Yağmurdereli "baba ocağına" döndü.
DYP gitti MHP geldi, Yağmurdereli "gençlik ülküsüne" döndü.
Sonra AKP'den milletvekili oldu.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi olarak 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminde işkence yapılmadığını savundu:

"İşkence 'var' diyen de vardı, 'yok' diyen de var. 'Var' diyene inanmak istiyorsun da, 'yok' diyene neden inanmak istemiyorsun? Birisi görmüş mü?
'Ben oradaydım, Mehmet'i aldılar, yere yatırdılar, falakadan geçirdiler, hayalarını sıktılar' diyen var mı?"

Osman Yağmurdereli çevresinde hep sevildi. Zeki değildi; kurnazdı.
Son yıllarda yakalandığı kanser hastalığını yendi.
Magazinin popülerleştirdiği Osman Yağmurdereli gün geldi magazini eleştirmeye başladı.

Ve en acıklısı:

İçkisini içen, kağıt oyunları ve at yansı gibi hobilerini olan Osman Yağmurdereli bir gün tutup, "Eşimin türbanlı olmasını isterdim" deyiverdi.
Bu "kültürel yozlaşma" sizce Türkiye'yi nereye götürüyor?

İki kuzenden; siz solcu avukat Eşber Yağmurdereli'yi yıllarca dövüp işkence yapıp cezaevlerinde çürütür ve şarkıcı Osman Yağmurdereli'yi el üstünde tutarsanız bu son işte böyle kaçınılmaz olur...

Arayın bakalım bulabilecek misiniz bir "Samuray Kambai"?

Kaynakça
Kitap: Siz Kimi Kandırıyorsunuz!
Yazar: Soner Yalçın