Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Polise Düşüş ve Cezaevindeki Ülkücüler

Burada Ali Yurtaslan'ın İtirafları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Polise Düşüş ve Cezaevindeki Ülkücüler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Nis 2011, 22:55

POLİSE DÜŞÜŞ VE CEZAEVİNDEKİ ÜLKÜCÜLER

1979'da İki Kez Polise Düştüm


1 Mart 1979'da ETKO'cularla birlikte gözaltına alındım. ETKO davasında sanıklar benim ÜGD Genel Yönetim Kurulunda olduğumu söylemişler. Ben o zaman ÜGD illegal yönetim kurulunda idim. Bunun üzerine polis beni alarak jandarma alayına götürdü. Komutanlığın bodrum katına indirdiler. Üzerime askeri elbise giydirdiler. Gözüm bağlı olarak sorgulanmaya çıkardılar.

İkinci kez ağustos ayında cezaevine girdim. O dönem MHP'den kopmak istiyordum. Cezaevine girmek için fırsat kolluyordum. Hem böylece ÜGD içinde verilen görevlerden kurtulmuş olacaktım. Hem de cezaevinde MHP yönetimine karşı tepki duyanlarla temas imkanım olacaktı. O zaman polise MHP'yi bıraktığımı söyledim. Onlar da bana, "ilerde başın sıkışırsa bize gel" dediler. Cezaevinden çıkınca bütün bildiklerimi polise açıklamaya karar verdim. Polise giderek bildiklerimi anlatmayı teklif ettim. Güvenliğimi sağlamalarını istedim. "Sana nasıl güvenelim" dediler. Ben Esrarengiz Yüzbaşı Çeviker'in TNT'lerinin saklı olduğu adresi verdim. Gidip araştırdılar. Bu adresin yıkılmış olduğunu söylediler. TNT'lerin kimde olduğunu da söyledim. Bunları Ejder Büyüksolak' ın bildiğini anlattım. Onun İstanbul'da olduğunu öğrenmişler, fakat kesin tespit yapamamışlar.

On beş gün sonra polisi yine aradım. "Bu işten vazgeçelim, sen de başının çaresine bak" dediler. En son 1980 Nisanında jandarma alayına tekrar telefon ettim. Bundan sonra bir daha kimseyle görüşmedim.

1979'da Mamak Cezaevinde Ülkücülerin Durumu

Mamak Askeri Cezaevinde bir koğuşlar, bir de hücreler vardır. Koğuşlarda devrimciler ve ülkücüler karışık olarak kalmaktaydı, o dönem. Ayrıca idarenin çok büyük bir baskısı vardı. En ufak bir şeyde idare tutukluları falakaya yatırıyordu. Çeşitli işkenceler yapılıyordu. Bu da genellikle sudan sebeplerden dolayı oluyordu. Hücrelerde ise böyle bir durum yoktu. Buralar rahattı. MHP'lilerin ileri gelenlerinden hemen hepsi hücrelerde kalmaktaydı. Koğuşlarda kalanlar ise devamlı olarak kavga etmek zorunda kalıyorlardı. Koğuşta kalanların hepsi birbirinden korkmaktaydı. Sanıklar İç Emniyet Amiri veya yukarıdan gelen torpille hücreye konurdu.

O dönemde hücrede kalan MHP'nin ileri gelenleri şunlardı: Muhsin Yazıcıoğlu, Mete Beşen ve arkadaşları, İbrahim Çiftçi, Burhan Kavuncu, Selahattin Arpacı, M. Yamtarçelik, Nevzat Bor, İsa Armağan, Ertuğrul Alpaslan vb. Hücreden koğuşlara devamlı direktif gönderilirdi. "Komünistleri yaşatmayın, ceza alacaklar çeksin vursunlar" şeklinde. Dışarıdan gelen paralar genellikle bunlara veriliyordu. Bundan istedikleri kadarını kendilerine ayırıyor, kalan miktarını lütfedip koğuşlara gönderiyorlardı. ÜGD ayda 150 bin lira gönderiyordu. Koğuşlara dağılan para 70-80 bin lira kadardı. Oysa koğuşlarda 400 kişi vardı. Geri kalan para da 25-30 kişi arasında paylaşılırdı.

Ben, kaldığım koğuşta kavgalara mani oldum. Ben 10 Ağustos 1979'da A Blok 3. koğuşa girdim, 4. ve 5. koğuşlarda kavga olduğu halde bizim koğuşta kavga olmasını önledim. Bunun üzerine diğer koğuştaki ülkücüler bizim koğuştaki ülkücülerle bir hafta konuşmama boykotu yaptılar.
Bu arada koğuşlarda değişiklik oldu ve ben A Blok 6. koğuşa gittim. Üç gün sonra çok büyük bir kavga oldu. Hapishanede sadece bizim koğuş kavgaya girmedi. Gelip "Burada komünist var mı" diye soranlara da, "Faşist var mı" diye soranlara da "yok" dedik. O gün diğer koğuşlarda demirden yapılmış ne varsa alındı. Sadece 6. koğuşun her şeyi yerinde kaldı. 6. koğuşta devrimcilerden Zakir Koçak kavgayı önlemeye çalıştı. Kavga başlayınca onunla konuştum ve kavgaya karışmadık. Kavga dört saat devam etti.

Cezaevinde haftada bir arama yapılıyordu. Komutanlara ben "Komu-,anım sizin yerinize biz kendimiz arama yapalım. Ülkücüler devrimcilerin yerlerini, devrimciler de ülkücülerin yerlerini arasınlar. Çünkü biz birbirimizi her an gözlüyoruz" dedim. Öyle yapıldı ve bütün aletler meydana çıktı. Bunu şunun için yaptım: Cezaevinde alet demek hayatının tehlikede olması demektir.

Yukarıda anlattığım büyük kavganın ertesinde koğuşlar ayrıldı. Bunun üzerine hücredekilerin hepsi koğuşlara gelmek için idareye dilekçe verdiler ve geldiler. Bu arada dışarıda MHP ve ÜGD'nin yaptıklarına karşı tavır almalar başlamıştı. Tavır alanları başkanlar dövmek istedi. Kendileri dayak yedi. Cezaevi başkanı Selahattin Arpacı dayak yedi ve ertesi gün hücreye geri gitti. Bir başka koğuşta Burhan Kavuncuyu dövmeye kalktılar. Sebebi, koğuş çok kalabalıktı ve her ranzada iki kişi yatıyordu. Bu ise tek yatıyordu. Hepsi bu şekilde koğuşlarda ancak 15 gün kalabildiler ve hücrelere döndüler.

Avukatların Rolü

Avukatlar cezaevine haftada bir kere gelirler, cezaevi başkanı olan Selahattin Arpacı ya emirleri getirirlerdi. Arpacı çıktıktan sonra şimdi aynı işi Mehmet Yamtarçelik yapıyor. İsmini verdiğim avukatların hepsi gelirdi. Her biri haftada bir kere gelmeye mecburdu. Böylece her gün avukat gelmiş oluyordu. Ayda 50 bin lira parayı ihtiyaçların görülmesi için teşkilattan getirirlerdi.

Avukatlar içeriye alet sokma işini de yapıyorlardı. Ciltli kitapların içine yapılan özel yerlerde sakladıkları sustalı çakıları ve falçataları cezaevine sokuyorlardı. Bir defasında Yalçın İlikli, İbrahim Çiftçiye iki tane falçata verirken yakalandı. 1979 Aralık ayında olan bu olay örtbas edildi, avukat hakkında takibat yapılmadı.
Avukatlar isyan çıkartılması, devrimcilerin koğuşlarının basılması, vurulması gereken adamlarla ilgili talimatlar getirirlerdi. Ağır suçlardan yargılananlar, "Lider durumunda olan devrimcileri vursunlar" şeklinde emirler gelirdi.

Ayrıca yakında af çıkartacağız gibi sözlerle moral vermeye çalışırlardı. "Sıkıyönetim mahkemeleri yakında değişecek, onun için uğraşıyoruz" diye haber gönderirlerdi. Cezaevine düşen herkesin poliste işkence gördüğünü söylemesi ve rapor almaya çalışması istenirdi. Mahkemeye çıkanların suçlamaları reddetmeleri ve suçu arkadaşlarının üstüne atmamaları öğütlenirdi.

Cezaevinde sanıklara darp izleri yapılarak rapor almaları sağlanıyordu. İçeride kurduğumuz teşkilat sayesinde hemen doktora gönderiliyorlardı.
Çorum Milletvekili Mehmet Irmak Balıkesir Cezaevi isyanı davası ile K.Maraş ETKO davasına avukat olarak girdi. Cezaevlerine giderek sanıklara moral verirdi.

Cezaevine Silah Sokulması

Cezaevlerine silahlar genellikle tüpler içinde sokuluyordu. Mamak'a sokulmadı. Mamak'ta ülkücülere askerler, subaylar, genellikle de asteğmenler yardımcı olurdu.

Mesela biz içeride eğe istedik. Muhammed ve Recep adlı askerler eğe ve şiş yapımında kullanılacak demirler soktular içeriye. Ayrıca Yüzbaşı Hasan Mesci, Yüzbaşı Sırrı Şuşut Mamak'ta güvenlik görevlisi Asteğmen Mustafa Kayaer, İç Emniyet Amiri Şemsi Yüzbaşı, Vites lakabıyla anılan astsubay, Faraş lakabıyla anılan asker ülkücülere yardım ediyorlardı. Ayrıca yardımcı olan 5-6 asker daha vardı.
Mesela başlangıçta devrimcilerle ülkücüler koğuşlarda beraber kalıyorlardı. Aralarında kavga olduğu zaman, Şemsi yüzbaşı nöbetçiyse bize yardımcı oluyordu. Devrimcileri cezalandırıyordu.

Silahlar avukatlar vasıtasıyla da sokuluyordu. Bir keresinde Avukat Şevket Can özbay silah yakalattı ve bir-iki ay yattı.

Cezaevinde Eğitim

Türkeş bir toplantıda şöyle dedi:

"Ülkücü hareketin kadroları cezaevinde yetişecektir." Bunun üzerine cezaevlerinde eğitime çok önem verdik. Ayrıca judo, karate, bomba yapımı vs. öğretiliyordu. İçeriden çıkan şahıs, devlete ve düzene karşı büyük bir kinle çıkıyordu. Afiş asmaktan içeri düşen şahıs bir militan olarak çıkıyordu.

Mamak'ta yaşlan ufak olanları propagandist olarak yetiştiriyorduk. Bir MHP milletvekili seçim meydanlarında nasıl konuşuyorsa, bunların da o şekilde konuşmalarını öğretiyorduk. Bu çalışmalara herkes katılmak zorundaydı. Bunun için büyük Dokuz Işık kitabından pasajlar alınırdı. Çocuklar sandalyenin üzerine çıkar ve "Aziz ve muhterem kardeşlerim" diye söze başlarlardı. Bu pasajı ezbere tekrarlardı. Sloganlar atar alkışlar ve miting havası vermeye çalışırdık.
Daha önce Ankara Cezaevinde bomba yapımı öğretiliyormuş. Burada polis öğrenir diye bomba dersi verilmedi. Devamlı seminer verilirdi. Konular: Dokuz ışık doktrini, herkes başından sonuna kadar anlatmak zorundaydı. Ayrıca milliyetçi hareketin fikirlerini anlatan kitaplar okunur ve anlatılırdı. Komünizm, komünizme karşı mücadele, Türkiye'de komünist hareketler, tarım kentleri, 6 sosyal dilim, Türkiye'nin sosyoekonomik yapısı, Kurtuluş Savaşı ve tarihi olayların değerlendirilmesi gibi.

Dış Türkler meselesi anlatılır, iktidara geldiğimizde neler yapacağımız da işlenirdi. Türkeş'in tek lider olacağı,ülkücü hareket olarak nizamı alemi kuracağımız söylenirdi. Kuran-ı Kerim kursları da mecburdu. Ayrıca İslami bilgiler, namaz vs. öğretilirdi. Cezaevlerine taş medrese denirdi.

Cezaevinde Hizip Faaliyeti ve MHP'ye Tepkiler

Cezaevine girince oradaki bürokrat kadro gibi kabuğuma çekilmedim. Ülkücü kadro ile aynı koğuşta, aynı yatakta yattım. Onlarla sohbetlerde bulundum. MHP hakkındaki görüşlerini almaya çalıştım. Onların güvenlerini kazanmayı amaçlıyordum. Herkes ne yiyip, ne içiyorsa, ben de öyle yapıyordum. Yöneticiler gibi dışarıdan gelen yiyecekleri yemek, en iyi sigaraları içmek yerine onlar gibi yaşamaya başladım. Cezaevindekiler ÜGD'den gelenlere pek güvenmiyorlardı. İlk önce bana da güvenmediler. Fakat kendilerinden bir farkım olmadığını görünce güvenmeye başladılar. Güvenmemelerinin sebebi, cezaevindekilerin ihmal edildiği, dışarıdakilerin bir koltuk kapıp içeridekileri hiç düşünmedikleri kanaatiydi. Bu işlerle başımı niye belaya sokacağım düşüncesi vardı.

Mesela aynı dönemde yattığımız ÜGD Genel Başkan Yardımcısı Burhan Kavuncu'yu kimse sevmezdi. Aynı şekilde Ertuğrul Alpaslan'ı da kendilerini bu işlerin içine iten şahıs olmasına rağmen sevmezlerdi. Onlara nasıl ifade vermeleri gerektiğini anlatıyor, savunmalarını hazırlamalarına yardımcı oluyordum. Türkiye'deki toplumsal olaylarda kendilerinin alet olduğunu, esas suçluların kendilerini bu yola itenler olduğunu anlatıyordum. Tabii bunları üstü kapalı söylüyordum. Yoksa bir gece öldürülebilirdim.

Böylece dışarıdan bildiğim, tanıdığım şahıslarla MHP ve ÜGD'ye karşı açıkça bir savaş başlattım. Kendimi direkt öne sürmüyordum. Bazı şahıslan doldurarak öne çıkartıyordum. Bu arada bazı küçük çelişkilerden de yararlanıyordum. Mesela bazılarına ayrı muamele edildiği, çok para geldiği, bazılarına hiç gelmediği şeklinde konuşmalar yapıyordum. Yöneticilere karşı kin bağlamalarını sağlamaya çalışıyordum. Ben kafalarına bu meseleleri takınca onlar bana gelip, "Bunlar niye böyle oluyor, bize anlat" diyorlardı. Benim anlattıklarımı da koğuşlarda bağıra bağıra konuşmaya, tartışmaya başlıyorlardı.

Bu çalışma sonucu epey güç topladık. Abidinpaşa'dan gelen ETKO sanıkları tamamiyle muhalefet etmeye başladılar. Bağıra bağıra bellerine silah konduğunu, "haydi aslanım" diye teşvik edildiklerini söylüyorlardı. Yedi TİP'linin öldürülmesi davasından yargılanan bazıları da aynı şekilde aldatıldıklarını, bazılarının cezaevinden çıkarıldıklarını, bazılarının ise hiç bir zaman çıkamayacaklarını, kendileriyle de ilgilenilmediğini anlatıyorlardı. Bir şahıs satıldığından, asıl suçlunun çıkıp, suçu kendi üstüne yıktıklarından yakınıyordu. Diğer biri de suç ortaklarının AP'li olduğu için çıkarıldığını, suçun kendi üstünde kaldığını söylüyordu.

Cezaevinin genel havası dışarıdan, teşkilattan gelen emirlere karşı tam bir itaatsizlik şeklindeydi. "MHP de kimmiş, ÜGD de kimmiş, biz ne istersek ona karar veririz" diyorlardı. MHP'nin cezaevinde kurduğu teşkilatın yönetimini de dinleyen kalmamıştı. Herkes "Sırtımızdaki kamburu atma zamanı geldi" diyordu. Hatta bazıları cezaevinden çıkar çıkmaz ilk işlerinin namlularını MHP'ye çevirmek olacağını dahi söylüyorlardı.

Dışarıdaki yöneticiler bana devamlı haber yolluyorlardı. Ellerindeki bütün imkanlarla içindekileri kurtarmaya çalıştıklarını, bunu arkadaşlara da söylememi istiyorlardı. Ben de bunu arkadaşlara alaylı bir şekilde "Dışarıdakiler bizim için çalışıyorlarmış" diye aktarıyordum. Selahattin Arpacı'yı kimse dinlemiyordu. Otoritesi sarsılmıştı. Emirlerini dinlemeyen birkaç kişiyi dövmeye kalktı, kendisi dayak yedi. Ertesi gün de hücreye gitmek için dilekçe verdi ve gitti. Orada kendi kabuğuna çekildi. Şimdi bu muhalefetin daha da çoğaldığını tahmin ediyorum. Bu şikayetler daha çok görüşlerde yakınlara anlatılıyordu. Mektuplarda ise bu meselelerden fazlaca bahsedilmiyordu.

Kaynakça
Kitap: MHP Merkezindeki Adam: ALİ YURTASLAN'IN İTİRAFI
Yazar: Ali Yurtaslan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ali Yurtaslan'ın İtirafları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir